anne bebek dostu, çalışan annenin yemek kitabı

Kıtır ekmekli harikalar

Şimdi size “kıtır ekmeğin” karmaşık tarifini vereceğim 🙂 demeyeceğim.

Uzun zamandır yapmadığım için ne kadar harika olduklarını unuttuğum kıtır ekmekleri, geçen gün arkadaşım Ayşe’de görünce, tekrar unutmayayım diye şuraya not bırakayım istedim.

Nasıl yapıldıklarını ve çorbalarda ne harika olduklarını tüm anneler bilir. Ayrıca salatalarda da harika olurlar. Ben bir kase yoğurdun üstünde de bayılıyorum kendilerine. Hatta bazen bir kase kıtırın eşlik ettiği içeceğimin keyfini sürüyorum. 2,5 yaşındaki oğlum da kıtır kıtır yemeye bayıldı.

Hazırlanışı:

Bol miktarda bayat ekmek. (Ekşi mayalı ve odun fırınında pişen ekmeklerden daha bir leziz oluyorlar, benden söylemesi) Küp küp doğrayarak tepsiye koyuyoruz.

Üzerine bolca zeytin yağı gezdirip, istediğimiz baharatlardan serpiyoruz. (Karabiber ilk tercihim ve biraz çiprika (çıprisa, sater otu, çuprika)

200 derece fırında 10-15 dakika vee afiyet olsun.

Advertisements
anne bebek dostu, çocuk gelişimi

anne olmak çok kolay

Aslında anne olmak çok kolay…

Başlangıcı hepimiz biliyoruz, ardından 38-40 hafta karnımızda taşıyoruz, sonra bir kaç saat doğum sancısı çekiyoruz veee anne oluyoruz. Belki sosyal hayatımız etkileniyor, belki uykularımız az ve düzensiz oluyor. Artık kendimizden çok düşündüğümüz biri daha oluyor hayatımızda. Ve bunların hiçbiri bize zor gelmiyor.

Zor olan, iki kişi yaşamaya zar zor ikna olduğumuz (bazen olmadığımız) evimize farklı ihtiyaçları, beklentileri ve farklı kişiliği olan yeni bireyleri kabul etmek ve evimizi gerçek anlamda onlarla paylaşmak. Tabiki hepimizin bir yaşam tarzı ve buna uygun ev düzeni var. Tabiki çocuklarımız da bu düzenin bir parçası. Ancak evimizin bu küçük bireylerinin ihtiyaç ve tarzlarına da saygı duymak zorundayız. Lavaboya uzanamıyorsa bir tabure koymak bizi de onu da çok rahatlatır. Çocuğumuza bir oda vermişsek, hoşumuza gitmese de kendi alanında, kendi düzenine saygı duymalıyız.

Zor olan, yorgun, üzgün veya öfkeli olduğumuzda, kendi duygularımızın farkına vararak, ailemize karşı sabırlı ve hoşgörülü olabilmek.

Zor olan, örnek olmak. Çocuklarımız için hep daha iyisini istiyoruz ve bunun için çabalıyoruz. Ve sonuç için hep endişeliyiz. Bunun için endişelenecek kadar ilgili bir anneyseniz merak etmeyin “en kötü bizim gibi olacaklar”. Bir ata sözümüz bile var armut dibine düşermiş. Çocuklar onlara ne söylediğimizle, ne aldığımızla, ne sağladığımızla değil bizim nasıl olduğumuz ve çocuklarımıza ne hissettirdiğimiz ile şekillenirler. Eğer sizin kitaplığınızda hiç kitabınız yoksa ve okumuyorsanız, çocuğunuza istediğiniz kadar kitap alın, istediğiniz kadar oku diye ısrar edin, büyük ihtimalle okuyan biri olmayacaktır.

Zor olan, kendi ihtiyaçlarımızın bile farkında olmadan, kendi ihtiyaçlarımızı bile karşılayamadan başka birinin ihtiyaçlarının karşılanmasının sorumluluğunu taşımak.

Zor olan, insan olduğumuzu, hata yapabileceğimizi, mükemmel olmadığımızı ve mükemmel olmak zorunda olmadığımızı kabul etmek.

Zor olan, dinlemek. Karşımızdakinin ağzından çıkan sözlerinin arkasındakini dinlemek. Beden dili ne diyor? Ses tonu ne söylüyor? Gözleri neler hayal ediyor? Neler hissediyor, duygusu ne? Gerçekte neye ihtiyacı var?

Zor olan kendi hayatlarımızdan bir şeyler feda etmeden, küçücük yüreklere dokunabilmek. Fedakarlık yapmadan onlara koşulsuz sevgimizi verebilmek…

anne bebek dostu, çalışan annenin yemek kitabı, sağlık

anne yapımı çocuk dostu dondurma tarifi

Sıcaak, çok sıcak bir yaz (2018). Londra bile son yılların en sıcak günlerini geçiriyor. Haftalardır tek damla yağmur yağmıyordu.

Sizin evinizde de dondurma delisi bir (veya daha çok) çocuk varsa  ve siz de benim gibi şekerden kaçınan bir anneyseniz tam size göre bir tarifim var. Üstelik hem sağlıklı hem de çok kolay. Biz neredeyse her gün, dondurma yaparak mutfakta birlikte keyifli dakikalar geçiriyoruz.

IMG_3882

Malzemeler;

100-150 gr dondurulmuş meyve.

İstediğiniz meyveleri, kendiniz de dondurabilirsiniz ona da zamanınız yoksa dondurulmuş meyveleri süpermarketlerde bulmak mümkün. Meyveleri kendiniz donduracaksanız yaklaşık 1cm büyüklüğünde doğradığınız meyveleri topak olmayacak şekilde tek tek dondurmanız daha iyi olur. Böylece mutfak robotunun bıçaklarına zarar vermemiş olursunuz.

IMG_3883.JPG

2 çorba kaşığı yoğurt. (süzme olursa kıvamı daha iyi oluyor)

Hazırlanışı;

Dilediğimiz dondurulmuş meyveyi mutfak robotuna koyarak püre kıvamına gelinceye kadar parçalıyoruz, ardından yoğurdu ekleyip bir 30 saniye daha karıştırıyoruz.

Sonra servis kasesine alıp, afiyetle yiyoruz..

Not: Babalar için yoğurt ile birlikte bir miktar toz şeker veya pudra şekeri ilave edilebilir.

Benim tercihim kırmızı meyveler; çilek, yaban mersini, ahududu ve böğürtlen. Hem tadı hem kıvamı harika oluyor.

Bu tarifi yaz bitmeden mutlaka deneyin derim.

Afiyet olsun..

anne bebek dostu

Çalışan Anneden Tam Zamanlı Anneliğe Geçiş Travması

Dakikalar önce içimi çeke çeke, hüngür hüngür ağladım. Gözümün yaşı kurumadan, duygularım, günlük aktivitelere savrulup yok olmadan yazmak istedim. Yazarak içimdekilerin hepsini çıkarmak ve rahatlamak istedim.

Çocukluğumda ve gençliğimde hep çok meşguldüm, spor yapıyor, dergi çıkarıyor, okula gidiyor, sivil toplum kuruluşlarında (evet benim çocukluğumda sivil toplum örgütleri vardı) gönüllü çalışıyordum. İş hayatımda hep çok daha yoğun ve daha fazla meşguldüm. Hafta içi işe, hafta sonu kurslara gidiyordum.

Anne oldum. Durdum…

Bu durma bana iyi geldi. “Durmak” diye bir şeyin var olduğunu öğrendim. İçimde oldukça yaratıcı, üretken ve girişken biri varmış, onu tanıdım, sevdim. Ne yazık ki bu durma çok uzun sürmedi, minik bebeğim 6 aylıkken işe döndüm. Bebeğimin bana ihtiyacı vardı, benim de ona ve onunla geçirdiğim zamana. Gizli bir suçluluk duygusu sardı, sarmaladı beni. Birlikte daha çok vakit geçirmeliydik, ikimiz de ayrılığa hazır değildik ancak o günlerde elimden bir şey gelmedi.

Bundan yaklaşık 3 ay önce eşim ve artık 2,5 yaşındaki oğlumla beraber, İstanbul’daki evimizi, işlerimizi, arabalarımızı, motosikletimizi, ailemizi, eşimizi, dostumuzu, Türkçe’yi, beyaz peyniri, güneşli yaz günlerini, kısacası “bir hayat” bırakarak Londra’ya taşındık. (Neden taşındık ayrı bir yazı konusu olsun).

Ben yine durdum. İlk haftalar yerleşme, anlama, destek olmalarla çok keyifli ve hareketli geçti. Sonrasında uzun bir tatildeymişiz gibi yavaş ve rahat geçti. Tüm günü ailemle geçirmek harikaydı. Evde olmak güzeldi. Günler geçtikçe birbirimize daha çok alıştık ve bağlandık. Sonra bir gün tatil bitti, eşim işe başladı. Oğlum birden bire bana bağımlı oldu. Tek başına uyuyamaz, gece kalkıp ağlayarak yatağıma gelir oldu. (Doğduğundan beri odasında tek başına uyuyan çocuk nasıl bu hale gelebilirdi?) Kreşe başlamasına karar verdik. Böylece sosyal ihtiyaçları daha doyurucu  karşılanacak, dile ve kültüre hızlı adapte olacaktı ve ben de çalışabilecek, üretebilecektim. Günlerimiz beraber kreş aramakla ve parklarda piknik yapmakla ve beraber gittiğimiz oyun gruplarında geçti. Kulağa mükemmel geliyor değil mi? Kreşe gitmek için can attığını, çok sosyal ve kendi ihtiyaçlarını kendi karşılayabilen bağımsız bir çocuk olduğunu belirtmek isterim. Bulunduğumuz bölgede kreşlerin uzun bir bekleme listesi var, o yüzden 2 ay geçmesine rağmen bir kreşe yerleştiremedik. (“Londra’da kreş bulmak” da ayrı bir macera olduğundan onu da ayrıca yazacağım)

Bu süreçte ben yavaş yavaş tükenmeye başladım. Hayatım, yemek yapmak, ev işleri ve oğlumla ilgilenmek üçgenine sıkışmıştı. Dahası kendi kişisel ve sosyal ihtiyaçlarımı karşılayamıyordum. Ve çalışamıyordum. Bugüne kadar hiç sesimi yükseltmemiş bir anne olan ben sık sık kendimi sesimi yükseltirken bulmaya başladım. Herşey karşı sabrım gitgide azalıyordu.

Şuna gönülden inanıyorum ki sakin ve mutlu çocuklara sahip olmanın yolu “mutlu bir anne” olmaktan geçiyor.

Sonunda geçen hafta yarım gün çalışan ve üstelik evimize yakın bir kreş bulduk. İlk birkaç gün birlikte gittik, ikimiz de çok mutluyduk. Ta ki onu dışarıda bekleyeceğimi söylediğim ana kadar. Ben odadan çıkmadan çılgınca ağlamaya başlıyor ve dakikalarca sakinleşmiyordu. Konuşmayı denedim, işe yaramadı. Herkes alışacağını söylüyordu. Ama öyle olmadı. Bugün kreşin müdürü galiba hazır değil en iyisi eylülde tekrar getirin dediğinde çöktüm. Oğlumu aldım, kreşten çıktım, en yakın banka oturdum ve hüngür hüngür ağladım. Kendim için ağladım. Yavaş yavaş yok oluyormuşum gibi hissettim. Fiziksel ve duygusal ihtiyaçları karşılanmayan bir anne nasıl mutlu çocuklar yetiştirebilirdi…..

Bir yanım evde oğlumla olmaktan çok mutlu, diğer yanım çalışmalısın üretmelisin diyor. Şunu biliyorum ki tam zamanlı hatta fazla zamanlı bir anne olarak, çocuğuma ayırdığım sınırlı zamanın altında ezilerek vicdan azabı çekmek istemiyorum. İkisinin arası mutlu bir annelik mümkün biliyorum.. Arıyorum..

Geçiş dönemi öncesinde de biliyordum;  bu, yaşanması gereken bir süreç. Bunları yaşamak beni daha dayanıklı ve güçlü yapacak ve hepsi geçecek. Oğlum alışacak, ben alışacağım. Kendimize yeni bir konfor alanı inşa edeceğiz ve bugünlere dönüp baktığımızda yeni duygularla hatırlayacağız… Yine de bugün yaşadıklarımın bugünkü etkisini azaltmaya yetmiyor hiçbiri. Bu dönemi de aynen yaşanması gereken bu şekilde tecrübe edecegiz..

Sevgiler,

annebebekdostu

 

anne bebek dostu, sağlık

Ingiltere Sağlık Sistemi vs Türk Sağlık Sistemi (göçmen annenin günlüğü)

bright-cardiac-cardiology-433267.jpgHayatımızın yepyeni dönemi, Londra günlerimizin henüz çiçeği burnunda 5. haftasını yaşıyoruz. Yoğun, yorucu olduğu kadar heyecan dolu taşınma maceramızı kaleme alamadan sağlık sistemi ile giriş yapmak istedim.

Taşınma süreci hepimizi, en çok da 2 yaşındaki Meriç’i çok yordu. Yaklaşık 6-7 haftadır öksürüyor. Öksürmeye başladıktan bir süre sonra İstanbul’da özel bir hastaneye götürdük. Oğlumu muayene eden sevecen doktor ciğerlerinde bir şey olmadığını boğazından kültür alarak ihtiyaca göre antibiyotik verebileceğini söyledikten 3 dakika sonra elime içinde antibiyotik de olan kalabalık bir reçete tutuşturdu. Antibiyotiği aldım ancak vermedim, diğer öksürük şuruplarını da istemeyerek verdim. Küçücük bir çocuk için oldukça fazla değil miydi bu ilaçlar? Çevremdekiler beni kınayadursun ilaçları vermeyi reddettim. Öksürük devam etti. 1 hafta sonra Londra’ya geleceğimiz ve burada bir sağlık sistemine henüz kaydolmadığımız için tekrar -bu kez Edirne’de- özel bir hastaneye götürdük. Burada Meriç’i muayene eden doktor da ciğerlerinde bir şey olmadığını ve diğer ilaçları da bırakmamı söyledi. Öksürük ise şiddetle devam etti. Bense çocuğuma ilaç vermediğim için mutlu, öksürüğünü engelleyemediğim için de çaresiz hissettim. Günler ve haftalar geçti. Öksürük geçmedi.

İngiltere’ye gelmeden önce, herkes İngiltere’deki sağlık sistemini öyle kötüledi ki gelirken bir bavul da ilaç getirdik. Bu arada biz artık Londra’da yaşamaya başladık. Geldikten bir kaç hafta sonra GP* yani aile hekimi kaydı için başvurduk ve Meriç için bir randevu istedik. 10 gün sonraya randevu alabildik.

Geçmeyen, bitmeyen öksürük yetmezmiş gibi bir sabah yüksek ateş başladı. Ateş düşürücü şuruplarla, ılık duşla 40 dereceden 38.5 dereceye indirebiliyorduk. Saatler geçti durum değişmedi. GP’mizi aradık, durumu anlattık. Evde yapılabilecek herşeyi yapmışsınız diyerek en yakın hastaneye gitmemizi tavsiye etti. Akşam 20:30’da hastanedeydik.

Hızlıca bir kayıt işleminden sonra çocuk acil bölümüne yönlendirildik. İstanbul’daki lüks otel hizmeti sunan özel hastaneleri saymazsak, bu çocuk acil servisi bir özel hastane servisi gibiydi; çocuklar için oyuncaklar ve kitaplar, bekleyenler için su ve meyve suyu ikramı vb. Bekleme salonuna alındıktan 10 dakika sonra bir hemşire bizimle ilgilendi, ateşini, nabzını kontrol etti, bizi dinledi ve bir ateş düşürücü şurup vererek doktorun bizi 45 dakika içinde göreceğini söyledi. Beklerken ekranlardaki bir uyarı dikkat çekiciydi “Hastanemizin bu servisinde bir doktoru görmek için ortalama bekleme süresi 2-3 saattir” Neyse ki çok panik bir anne değilim sanırım bu uyarı biraz tedirgin etmekle birlikte sakince 45 dk-1 saat bekledik ve doktoru gördük. Haftalarca süren öksürük ve 15 saattir seyreden 40 derece ateş doktoru endişelendirmiş gibi görünmedi. Daha çok, biraz yüksek nabzı ile ilgilendi.

Toplamda 5 saat kadar hastanede kaldık. İdrar tahlili ve röntgen çekildi. Doktorlar aralıklarla bizimle ilgilendi, hemşireler ilgili ve güler yüzlüydü. Hastane tertemiz ve düzenliydi. Sonuç olarak bakteriyel bir enfeksiyon olmadığı tespit edildiği için antibiyotiksiz bir şekilde hastaneden ayrıldık. “6 saatte bir ibuprofen verin, ateş, vücudun viral enfeksiyonla başa çıkması için bir savunma mekanizmasıdır, geçmiş olsun” diyerek hastaneden uğurlandık.

Çok bekledik doğru, saatler sonunda geçmiş olsun diyerek zaten verdiğim ilaçlara devam etme tavsiyesi ile uğurlandık. Bunlar beni rahatsız etmedi, gerekli görülen tetkikler yapıldı, ilaçla ayrılmadığımız için de ayrıca memnunum. İstanbul’da ne zaman doktora gitmek zorunda kalsak, hiçbir tetkik yapılmadan antibiyotikli reçetelerle eve dönmek benim için oldukça stresli oluyordu. Uzun lafın kısası ben bu hastane deneyiminden memnuniyetle ayrıldım.

Hastaneden çıktığımızda gece 1 civarıydı. Taksi çağırdık, caddede taksiyi beklerken yağmur yağmaya başladı. Birden caddeye ara sokaktan lüks bir araba çıktı, bizi geçtikten sonra fark etti, ileride durdu, arabadan inen adam bizi evimize bırakmayı teklif etti. Taksi beklediğimizi söyleyerek teşekkür ettik. “Yağmur yağıyor ve çocuğunuz var, ben sizi evinize götürebilirim, üstelik ücretsiz” dedi. Tekrar teşekkür ederek taksimizin gelmek üzere olduğunu söyledik. Bu teklif bana insanlığa olan inancımı hatırlattı, çok duygulandım. Buradan tekrar o beyefendiye teşekkür etmek istedim….

GP tecrübemizi de ayrıca yazacağım…

Sevgiler, sağlıklı günler,

annebebekdostu

*İngiltere’de oturum hakkı olan her birey bir GP’den sağlık hizmeti alma hakkına ve hastanelerin acil servislerinden yararlanma hakkına sahiptir. Eğer süreli oturum hakkınız varsa, süresiz oturum alana kadar hastane hizmetlerine ücret ödemeniz gerekebilir. (NHS -National Health Centre–  web sitesinde bölgenizdeki tüm GP klinikleri görebilir, doktorlar ve klinikler hakkındaki değerlendirmeleri okuyabilir, yorumları inceleyebilir ve böylece hangi kliniği seçeceğinize karar verebilirsiniz.

anne bebek dostu, çocuk gelişimi

Çocuğunuz ağladığında ne yapıyorsunuz?

willowtree

Çocuklar ağladığında aklımıza ilk gelen ağlamasını durdurmak oluyor. Bunun için de herbirimizin farklı stratejileri/yönlemleri olmakla birlikte en yaygın olarak gözlemlediklerim; o an için ebeveynin sabrı varsa çocuğunu kucağına alıyor ve dikkatini başka bir yöne kanalize etmeye çalışıyor. Aaa  arabalara, kuşlara bak vb. veya o an yeterince sabırlı değilse kızarak çocuğun ağlamasını sonlandırmaya çalışıyor.Her iki durumda da yapılan çocuğun o an içinde bulunduğu duygu durumunu yok saymak ve duygusunu ifade etmesine engel olmak oluyor.

Çocuğumla benzer durumlar yaşadığımda ben şöyle davranmayı seçiyorum; onu kucağıma alıyorum, genelde hiç konuşmadan ağlamasına izin veriyorum. Bazen de “istediğin kadar ağlayabilirsin, istersen kucağıma gelebilirsin” diyorum.

Sakinleştiği zaman onu neyin üzdüğü konusunda konuşmak isteyip istemediğini sorabiliriz. Tabii onu anlatırken yargılamadan ve yorum yapmadan can kulağı ile dinlemek koşulu ile.

Böylece çocuğumuza duygularını tanıması ve onları yaşaması için alan açmış, fırsat tanımış oluruz. Ayrıca her koşulda ebeveyninin yanında olduğunu ve onu dinlediğini bilmek çocuğumuza güven verir.

Her seferinde aynı şekilde uyguladığınızda ve kararlı davrandığınızda bir kaç dakika içinde sakinleşmesini garantileyen bu yöntem denemeye değer.

NOT: Çocuğunuz,  sizin ona vermek istemediğiniz birşeyi almak için ağlıyorsa, bir süre ağladıktan sonra istediği şeyi vermeniz, bir sonraki sefer daha şiddetli ve uzun süre ağlamasına sebep olacaktır. Dikkat! 🙂

Sevgiler,

annebebekdostu

*Burada yazdıklarım, okuduklarım, araştırdıklarım, izlediklerim, gözlemlediklerim ve benim tecrübelerim ile sınırlıdır..

anne bebek dostu, çocuk gelişimi, kitaplık

Korktum, Kızdım, Mutlu Oldum

7B2C41CB-4DE9-4AA3-8909-2172E148641F

2-4 Yaş arasındaki çocukları, farklı duygularla tanıştıran bu kitabı, ben de en az 2 yaşındaki oğlum kadar sevdim.

Hangi olaylar onları mutlu eder, hangi durumlarda öfkelenirler, ne zaman ağlarlar? “Korktum, Kızdım, Mutlu Oldum” çocukların farklı duyguları tanımalarına olanak sağladığı gibi duygular arası geçişler de yaşadıklarına, yüz ifadelerinin ve beden dillerinin nasıl değiştiğine de dikkat çekiyor.

Duygularımızı yok saymak veya bastırmak yerine, onların farkına varırsak ve o duyguda bizde ne gibi değişimler meydana geliyor anlarsak duygularımızı yani kendimizi yani ilişkilerimizi daha iyi yönetebiliriz. Duygularımızı tanımayı, anlamayı ve yönetmeyi ne kadar erken öğrenirsek, hayat erken yaşlardan itibaren o kadar kolay olur.

Hayatla ilgili çok güçlü bir inancim var; hiçbirzaman herhangi bir şey için geç değildir. O yüzden bu kitabı çocuklarımızla okurken kendimiz için de çok iyi bir şey yapmış olacağız. 🙂

Keyifli okumalar…

annebebekdostu

NOT: Kitabı, Adore oyuncakçılarda bulabilirsiniz.

anne bebek dostu, annebebekdostu tatil

1 hafta, 2 ülke, bir güzel tatil

 

Bu bir garip tatil hikayesidir…

Bir anne, bir baba, 1,5 yaşında bir bebek, 1 hafta, 2 ülke ve 2 koltuk değneği….. Hepsi aynı cümlede kulağınıza saçma mı geliyor? Saçma geliyorsa gerisini okumanıza gerek yok, “nasıl?” diyorsanız buyrun devamını okumaya..

Bakmayın oğlumun yaşına, kendisi seyahat konusunda tecrübelidir. 5,5 aylıkken gitti ilk yurt dışı seyahatine -üstelik arabayla-, sonra 9 aylıkken bir daha, birkaç uçak tecrübesi de var. O zaman dedik, bir sonraki aşamaya hazırız.

Planlar yapıldı, hazırlıklar yapıldı, konforlu oteller, kiralık araçlar ve kocaman bavullar hazırlandı mı acaba? Tabiki hayır. Seyahat planımız bir kaç ay önceden aldığımız Berlin uçak biletlerinden ibaretti. Gidiş dönüş uçak biletleri. Başı belli sonu belli ortası ya kısmet.

Yola çıkmadan 1 hafta önce, daha önce Berlin’e gidenlerden bir kaç öneriyi telefonlarımızda haritaya işaretledik, sonra dedik ki acaba bir de yakınlarda bir yere daha mı gitsek? Hamburg mu? Dresden mi? derken Prag’da karar kıldık. 3 gün Prag, 4 gün Berlin olmak üzere otel rezervasyonlarımızı yaptık. Genellikle tatile götürülenlerin birçoğu valizden bile çıkmıyor gerçeği ile 1 küçük kabin boy valiz Meriç’e, 1 kabin boy valiz bize hazırladık. 2 de sırt çantamız var hepsi bu. Tabi ki bir de bebek arabası.

Peki Prag’a nasıl gitsek? Araba kiralasak otopark sorunu var. Araba mı, otobüs mü? Tren mi? seçenekler bol. Oyumuzu trenden yana kullandık. Cumartesi sabahı Berlin’e indik, uzun pasaport kuyruğundan kurtuluşumuzu sevinçle kutlayıp kendimizi havaalanı çıkışındaki taksi durağına attık. İstikamet Hauptbahnhof merkez tren garı. Ancak öncesinde, taksi durağında birçok araç olmasına rağmen, çocuk koltuğu olan bir taksinin 5 dakika içinde geleceği bilgisini alıyor ve sevinçle karışık bir şaşkınlığa uğruyoruz çünkü Avrupa’ya ilk kez çocuklu bir aile olarak geliyoruz. Hauptbahnhof şehrin bir çok hattının buluşma noktası ayrıca şehirler arası trenler de buradan kalkıyor. Trenlerin hepsinin tam vaktinde kalktığını söylemeye bile gerek yok ama çok takdir ettiğim bu dakikliği övmeden geçemem. Pek tabiki her hatta inen asansörler olduğu için hiç zorlanmadan istasyonda dolaşıyoruz. Burası aynı zamanda bol miktarda mağaza ve cafeye de ev sahipliği yapıyor. Biz de trene binmeden önce currywurst yemeyi ihmal etmedik üzerine de kahvemizi alarak istasyonumuza yöneldik..

4.5 saatlik oldukça keyifli ve rahat bir tren yolculuğu sonunda Prag’a ulaştık. Trende restaurant, cafe ve temiz bir tuvalet vardı. Ayrıca Meriç’in arabasını da rahatça yerleştirdiğimiz için yorulduğu zaman güzelce uyudu, acıktığında restauranttan yiyecek birşeyler aldık, çantamızda da meyve ve kuruyemiş vardı, sıkıldığında koridorda gezindi, pencereden güzel köyleri, dingin şehirleri seyretti. Prag’a vardığımızda trenden iner inmez tramvaya binerek otelimize gitmek üzere yola koyulduk. (bir not: Prag’da çocuklar ve çocuğun yanındaki 1 yetişkin toplu taşımadan ücretsiz yararlanıyor) Tramvay durağı ile otelimiz arasında yalnızca 10 basamaklı bir merdiven ve 200m vardı. İşte tatilimizin süprizi de tam da bu 10 basamaklı merdivende geldi. Her zaman yaptığımız gibi birimiz önden, birimiz arkadan tutarak merdivenleri indiriyorduk ki sağ ayağımı küptaş yola basmamla bir çığlık atmam bir oldu. Saniyeler içinde ayağım morardı ve şişti, gözlerim karardı. Bir taksiye atladık hastaneye gitmek üzere, ancak taksi şöförü İngilizce bilmiyordu, Otel işletmecisini ve taksi şöförünü iletişime geçirerek sonunda büyük bir hastane kompleksine ulaştık. Cumartesi akşam saat 20:30 civarı olduğu için poliklinikler kapalıydı, acili bulmak ise o kadar da kolay olmadı çünkü hastane kompleksinde kimsecikler olmadığı gibi ışık yanan bina sayısı bile oldukça azdı. Nihayet, her poliklinikte bir nöbetçi doktor olduğunu anladık ortopedi servisini bulunca. Röntgen, muayene derken kırık olmadığını anladık. Sevincim doktorun “3 hafta koltuk değneği ile gezeceksin.” demesine kadar sürebildi. Hastaneden çıkar çıkmaz nöbetçi eczaneden koltuk değnekleri ile ilaçları aldık ve akşam yemeği için masaya oturduğumuzda saat 22.30 olmuştu.

Ertesi gün koltuk değnekleri ile 2 adım bile atamayan benim bir karar vermem gerekiyordu ve seçenekler pek iç açıcı değildi; ya tatili bırakıp İstanbul’a dönecektik, ya tatili otelde geçirecektik ya da elimizden geldiğince tadını çıkaracaktık. Aslına bakarsanız ilk ikisinden birini seçmek hiç de bana göre bir seçim olmazdı ve ben tabiki tatilin tadını çıkaracaktım.

IMG_4740.JPG

Prag mimarisi, meydanları ve sokakları ile insanı hemen içine alan saran sarmalayan bir şehir. İlk üç gün acılar içinde kıvranmama ve koltuk değnekleri ile mücadeleme rağmen Prag’da şuraları gördük ve şunları yaptık; cafeleri ve meydanda gösteri yapan yetenekli insanlarıyla eski şehrin meydanında kahvemizi içtik, astronomik saat kulesini gördük, doyamadığımız manzarası ve çeşit çeşit el yapımı ürünlerin satıldığı tezgahları ile Charles Köprüsü’nü boydan boya yürüdük, Prag kalesini gezdik, her köşe başında bulunan, çörek hamurundan yapılan ve közde pişirilen bir nevi külaha benzeyen Tredelnik’den yedik, hatta Prag kalesi bölgesinde nehir kenarında bir çocuk parkına bile gittik. Nehirde panoramik bir şehir turu attık. Uzun mesafelerde taksi kullandık ancak eski şehrin sokaklarında hoplaya zıplaya bir koltuk değneği mücadelesi ile yürüdük. Meriç bu süreçte çok uyumlu ve daha önemlisi bir o kadar da anlayışlıydı. İlk gün kucağıma gelmek istediğinde koltuk değnekleri ile yürüyeceğim birkaç hafta boyunca onu ancak otururken kucağıma alabileceğimi söylediğimde bana anlayışla ve biraz üzüntüyle baktı ve bir daha kucağıma gelmek istemedi. Hatta sabah kalktığımda hemen koltuk değneğini getiriyordu. Tüm gün dışarıda olduğumuzdan uykusu geldiğinde bebek arabasında uyuyordu. Meydanlarda mola verdiğimizde de dilediği gibi güvercin kovalıyordu. Bu süreçte ailenin tüm lojistiğini mutlulukla üstlenen eşimin, tatilin huzurunda katkısı ölçülemez. Lojistikten kastım şu; Valizleri, çantaları, bebek arabasını ve Meriç’i aynı anda taşımak 🙂 Nasıl mı? Biraz sihir ve çok sevgi ile herşey mümkün. (bakınız aşağıdaki fotoğraf)

Prag’dan geldiğimiz gibi trenle ayrıldık. Dönüş yolculuğumuz da en az gelişimiz kadar rahat ve güzel geçti. Berlin’de Kudamm bölgesinde kaldık. Berlin’de ulaşım heryere hem çok kolay hem de çok seçenekli. Bebek arabasıyla taksiye inip binmek biraz zahmetli olduğundan ve her zaman bebek koltuğu olan bir taksi bulamadığımızdan daha çok otobüs ve tren tercih ettik. Çok da rahat oldu. Berlin’de ilk günümüzde hava oldukça güzeldi, ne çok sıcak ne çok serin. Ancak geri kalan günlerde sağnak yağışlıydı. Hatta bir gün o kadar çok yağmur yağdı ki bazı bölgeleri su bastığını öğrendik. Berlin’de ZooBerlin’i, Brandenburg kapısını, Holokost Anıtını, Bergama Müzesini (Bergama sunağı 2019 yılına kadar kapalı), Almanya Federal Meclisi, Sony Centre’ı, Kadewe’yi, Checkpoint Charlie’yi görme ve gezme fırsatımız oldu. Unter den Linden’de (Ihlamurlar altında) ıhlamurların kokusunu içime çekmeye doyamadım. Berlin benim için hep ıhlamur kokulu olacak.

 

Yukarıda koltuk değneklerini, tatile denk gelen yoğun yağmuru, uzun tren yolculuklarını ve 1.5 yaşında bir çocukla uçak yolculuğu yaptığımızı okuduysanız bu tür bir seyahati size tavsiye edemem. 1 haftada 2 şehir gezen, her anından zevk alan bir aile ile güzel anılarla ve ıhlamur kokularıyla hatırlanacak bir tatil okuduysanız bu tam da size göre bir tatil olabilir…….

 

Sevgiler,

annebebekdostu

 

anne bebek dostu, çalışan annenin el kitabı, sağlık

kurutulmuş mantar ve kurutulmuş domatesli firik bulgur pilavı

img_9426

İsmi de tadı da şiirsel bu yemeğin.Bulgurun isli kokusu, mantarın topraksı tadı ve domatesin aroması ile buluşunca ortaya bu şiir gibi besleyici olduğu kadar gözünüze de hitap eden yemek çıktı ortaya. Fazla söze gerek yok.

Malzemeler:

1 su bardağı firik bulguru (yıkanmış)

3 su bardağı su (sıcak) (bulgurunuzun cinsine göre azaltıp, arttırabilirsiniz)

6-7 adet kurutulmuş domates (ince kıyılmış)

8-10 adet kurutulmuş mantar (tazesi de olur, kestane mantarı şahane olur)

1 yemek kaşığı biber salçası

1 orta boy kurusoğan (ince kıyılmış- Brunoise)

2 diş sarımsak

1 yemek kaşığı tereyağ* ve 1 yemek kaşığı sıvı bitkisel yağ

Yapılışı:

Kızdırılmış yağ karışımında yüksek ateşte önce soğanları soteliyoruz (öldürüyoruz) sonrasında sarımsakları bütün olarak ekleyip 1 dakika daha soteliyoruz. Salçayı ekleyip kokusu çıkıncaya kadar karıştırıyoruz. Ardından bulgur, kurutulmuş mantar ve kurutulmuş domatesi ekleyerek birkaç dakika daha karıştırarak sotelemeye devam ediyoruz ve suyu ekleyerek kapağını kapatıyoruz. Suyunu çektikten sonra 10 dakika kadar dinlendirip servis ediyor ve  mis kokulu pilavımızı afiyetle yiyoruz.

*püf noktası: tereyağ içindeki süt proteinleri çabuk yandığı için önce bitkisel yağ kızdırılmalı daha sonra tereyağ eklenmeli ve eridikten sonra zaman kaybetmeden diğer malzemeler ilave edilmelidir.

anne bebek dostu, çocuk gelişimi, işin uzmanı

Çocuğum okula başlıyor…

Çocuklarımızın okul çağına gelmesinden çok önce, hatta bazılarımız çocuk sahibi olmaya karar verdiği dönemlerde okul konusunu düşünmeye başlıyoruz. Hesaplar yapılıyor, bütçeler oluşturuluyor, belki de evlerimizin lokasyonu değişiyor.

Çocuklarımızın hangi okula gitmeli? Nasıl bir eğitim almalı? Bu sorulara cevaplar hazırlıyoruz.

Sonra uzun araştırmalar, görüşmeler sonunda ana sınıfına hangi okulda başlayacağına karar veriyoruz. Peki ana sınıfından ne bekliyoruz?

Okul öncesi; kreş ve anasınıfı dönemi ile ilgili sorularımıza, kendisi bir anaokulu öğretmeni ve yöneticisi ve de aynı zamanda bir anne olan Ayşegül Ordu ile cevap aradık

Anasınıfı ve kreş arasındaki temel farklar neler?

– Anasınıfı – Anaokulu 3-6 yaş arası çocuklarının gelişimlerinin her yönden desteklendiği okullardır. Kreşler ise 3 yaş altı çocukların daha çok bakımına ve sosyalleşmelerine yönelik hizmet veren kurumlardır.

Kreşe gitmiş olan çocuklar ana sınıfına daha mı kolay alışıyor?

– Genelde daha kolay alışıyorlar diyebiliriz. Okulun sistemli rutinine, kurallarına,  ritmine alışık oldukları için adaptasyon daha kolay oluyor. Ancak okulu, öğretmeni, arkadaşları değiştiği için bir süre isteksizlik , çekingenlik öngörülebiliyor.

Okula gelmek istemeyen,  ağlayan cocuklara okulu nasıl sevdiriyorsunuz?

– Sevgi ve anlayışla yaklaşarak. Onlar için okuldaki herkesin ve her şeyin yabancı , yeni olması onlar için gerçekten zor. Bize hemen güvenmelerini ve hemen alışmalarını bekleyemeyiz. Bu zaman ve emek istiyor. Programlarımızı uygularken yeni gelen çocuğun alışma sürecinde öğretmeni çocuğu oyunlara ve etkinliklere davet eder ancak ısrarcı olmaz. Çocuğun ortamı gözlemlemesi ve tanıması için fırsat verir. Öğretmen de bu arada çocuğu tanır ve onun sevebileceği ilgisini çekebileceğini düşündüğü etkinlikler hazırlar. Aile ile işbirliği yapılarak yumuşak bir geçiş yapılması hedeflenir.

Çocukların okula alışması yaklaşık kaç gün sürüyor?

– Okula alışma süreci çocuğun anne ile olan bağlılık- bağımlılık düzeyine, çocuğun okula gelene kadar yeterince sosyal ortamlarda bulunup bulunmadığına, daha önce kötü bir okul tecrübesi yaşamasına, eve yeni gelen kardeşe hatta evde birlikte yaşanılan anneanne-babaannelere kadar çok fazla etkene bağlı olarak değişir. Kimi çocuk bir haftada kimi çocuksa bir ayda alışır. Hatta bazen okulunu çok seven ve severek gelen çocuklar arasında bile eve misafir gelmesine, tatile çıkmalarına, hasta olmalarına bağlı olarak  bile sonradan isteksizlik görülebiliyor.

Çocuklara okulu sevdirenin öğretmen olduguna inanıyorum,  bu konuda sen ne düşünüyorsun?

– Kesinlikle ben de öyle düşünüyorum. Eğitimim ve iş hayatım süresince pahalı kolej öğretmenlerinden devlet öğretmenlerine kadar bir çok öğretmen tanıdım ve kurumun müdürün değil öğretmenin ta kendisinde asıl cevherin olduğunu gördüm. Çocukla iletişime geçen, onu tanıyan, onun o kurum içerisindeki ve o süre içindeki gelişiminden, eğitiminden, sağlığından ve hatta güvenliğinden sorumlu olan kişi öğretmen. İyi ve işinin ehli bir öğretmenin çocuğa okulu da doğayı da hayatı da sevdirebileceğini düşünüyorum.

Çocuğu okula gelmek istemeyen ailelerle nasıl bir işbirliği yapıyorsunuz?

– Bu isteksizliğin nedenini anlamaya çalışıyoruz. Çünkü aslında bütün gün onlar için eğlenceli ve öğretici etkinliklerin hem de yaşıtlarıyla birlikte yapıldığı bir alana çocuğun gelmek istememesi ilginç değil mi? Aynı grup örneğin parkta olsa saatlerce neşe içinde oynarlar halbuki. Biz önce aile ile çocuk yanımızdayken ve değilken görüşme yaparız. Çocuğu okula bırakacak kişi ile okul arasında bir köprü kurulması gerekir. Bu kişi anne olabilir baba olabilir veya bakıcı, anneanne… Bu kişi çocuk kendini güvende hissedene ve uyum sağlayana kadar ihtiyaç duydukça onunla olur ve kademeli olarak uzaklaşır. Örneğin önce sınıfta birlikte sonra sınıf dışında sonra veli bekleme salonunda gibi.
Bazı okullarda ne yazık ki aileyi içeri sokmama veya sınıfa almadan kapıdan bıraktırıp ailenin gitmesini salık verirler. Ben bunu doğru bulmuyorum. Velinin ve çocuğun okulu tanıyana kadar tam olarak okulda nelerin nasıl yapıldığını gözlemlemesi gerekir. Çocuğu tanımadığı ve bilmediği bir ortama yine tanımadığı ve bilmediği insanların eline verip alışmasını beklemek çok insaflı bir yaklaşım gelmiyor.

Aileler bu konuda nasıl destek verseler hayat çocuklar icin daha kolay olur?

– Çocuklara gerçekten bir birey olarak davranarak. Çocukların yanında onların olumsuz özelliklerini konuşmayarak, onun görev ve işlerini onun yerine yapmayarak (örneğin ayakkabısını giymesi, yemeğini kendisinin yemesine izin verilmemesi), onun adına konuşmayarak ve ona kendisini anlatmasına fırsat vererek. Ailelerin genellikle bağlılıkla bağımlılık arasındaki ince noktada yanlış davrandıklarını gözlemliyorum. 4 yaşında hala ayağında sallayan, okulda yemeklerini öğretmenlerin yedirmesini isteyen, çocuğun sürekli sözünü kesip onun adına konuşan aileler çocuğa aslında iyilik yapmıyorlar.

Devlet okulları ve özel okullarda ana sınıflarında aynı eğitim mi veriliyor?

– Hem aynı hem değil. Söylenen şarkılar, oynanan oyunlar, yapılan etkinlikler aynıdır, amaçlar aynıdır. Milli eğitimin belirlediği hedefler ve amaçlar yapılır uygulanır, gelişim süreçlerinin takibi aynıdır ancak verilen değerler, bunların uygulanış şekilleri ve yaklaşımlar farklıdır. Ancak burada da yine öğretmen faktörü devreye girer. Devlet okullarındaki nice öğretmen var ki yenilikleri, ekolleri takip eder, uygular , aile ile sürekli iletişimde olur ve kendini geliştirir ve nice özel okul öğretmenleri vardır ki bütün gün oflayıp puflayarak zamanını geçirir ve evine gider. Devlet okullarının ek etkinlikler olarak fazla imkanı yoktur. Özel okullar gün boyu ingilizce eğitim verebilir örneğin veya haftanın 2 günü tenis dersini programına alabilir. Özel anaokullarını yine milli eğitime bağlı ancak minik özerk kurumlar olarak düşünebiliriz bu açıdan.

 

Çocuğu okula henüz başlamamış veya okul hayatına yeni geçiş yapmış olan ailelere çok değerli ipuçları verdiği için bir anne ve bir eğitmen olan Ayşegül’e çok teşekkür ederim.

Ayşegül Ordu kimdir?

Ayşegül; 10 yıl okul öncesi öğretmeni olarak çalışmış,  2 yıl da özel bir anaokulunda müdürlük yapmış, çocukları seven , çocukluğu ve çocuk olmayı çok önemseyen bir anaokulu öğretmenidir. Pars adında bir oğlu, Nancy adında patili bir kızı vardır.