anne bebek dostu, annebebekdostu tatil

1 hafta, 2 ülke, bir güzel tatil

 

Bu bir garip tatil hikayesidir…

Bir anne, bir baba, 1,5 yaşında bir bebek, 1 hafta, 2 ülke ve 2 koltuk değneği….. Hepsi aynı cümlede kulağınıza saçma mı geliyor? Saçma geliyorsa gerisini okumanıza gerek yok, “nasıl?” diyorsanız buyrun devamını okumaya..

Bakmayın oğlumun yaşına, kendisi seyahat konusunda tecrübelidir. 5,5 aylıkken gitti ilk yurt dışı seyahatine -üstelik arabayla-, sonra 9 aylıkken bir daha, birkaç uçak tecrübesi de var. O zaman dedik, bir sonraki aşamaya hazırız.

Planlar yapıldı, hazırlıklar yapıldı, konforlu oteller, kiralık araçlar ve kocaman bavullar hazırlandı mı acaba? Tabiki hayır. Seyahat planımız bir kaç ay önceden aldığımız Berlin uçak biletlerinden ibaretti. Gidiş dönüş uçak biletleri. Başı belli sonu belli ortası ya kısmet.

Yola çıkmadan 1 hafta önce, daha önce Berlin’e gidenlerden bir kaç öneriyi telefonlarımızda haritaya işaretledik, sonra dedik ki acaba bir de yakınlarda bir yere daha mı gitsek? Hamburg mu? Dresden mi? derken Prag’da karar kıldık. 3 gün Prag, 4 gün Berlin olmak üzere otel rezervasyonlarımızı yaptık. Genellikle tatile götürülenlerin birçoğu valizden bile çıkmıyor gerçeği ile 1 küçük kabin boy valiz Meriç’e, 1 kabin boy valiz bize hazırladık. 2 de sırt çantamız var hepsi bu. Tabi ki bir de bebek arabası.

Peki Prag’a nasıl gitsek? Araba kiralasak otopark sorunu var. Araba mı, otobüs mü? Tren mi? seçenekler bol. Oyumuzu trenden yana kullandık. Cumartesi sabahı Berlin’e indik, uzun pasaport kuyruğundan kurtuluşumuzu sevinçle kutlayıp kendimizi havaalanı çıkışındaki taksi durağına attık. İstikamet Hauptbahnhof merkez tren garı. Ancak öncesinde, taksi durağında birçok araç olmasına rağmen, çocuk koltuğu olan bir taksinin 5 dakika içinde geleceği bilgisini alıyor ve sevinçle karışık bir şaşkınlığa uğruyoruz çünkü Avrupa’ya ilk kez çocuklu bir aile olarak geliyoruz. Hauptbahnhof şehrin bir çok hattının buluşma noktası ayrıca şehirler arası trenler de buradan kalkıyor. Trenlerin hepsinin tam vaktinde kalktığını söylemeye bile gerek yok ama çok takdir ettiğim bu dakikliği övmeden geçemem. Pek tabiki her hatta inen asansörler olduğu için hiç zorlanmadan istasyonda dolaşıyoruz. Burası aynı zamanda bol miktarda mağaza ve cafeye de ev sahipliği yapıyor. Biz de trene binmeden önce currywurst yemeyi ihmal etmedik üzerine de kahvemizi alarak istasyonumuza yöneldik..

4.5 saatlik oldukça keyifli ve rahat bir tren yolculuğu sonunda Prag’a ulaştık. Trende restaurant, cafe ve temiz bir tuvalet vardı. Ayrıca Meriç’in arabasını da rahatça yerleştirdiğimiz için yorulduğu zaman güzelce uyudu, acıktığında restauranttan yiyecek birşeyler aldık, çantamızda da meyve ve kuruyemiş vardı, sıkıldığında koridorda gezindi, pencereden güzel köyleri, dingin şehirleri seyretti. Prag’a vardığımızda trenden iner inmez tramvaya binerek otelimize gitmek üzere yola koyulduk. (bir not: Prag’da çocuklar ve çocuğun yanındaki 1 yetişkin toplu taşımadan ücretsiz yararlanıyor) Tramvay durağı ile otelimiz arasında yalnızca 10 basamaklı bir merdiven ve 200m vardı. İşte tatilimizin süprizi de tam da bu 10 basamaklı merdivende geldi. Her zaman yaptığımız gibi birimiz önden, birimiz arkadan tutarak merdivenleri indiriyorduk ki sağ ayağımı küptaş yola basmamla bir çığlık atmam bir oldu. Saniyeler içinde ayağım morardı ve şişti, gözlerim karardı. Bir taksiye atladık hastaneye gitmek üzere, ancak taksi şöförü İngilizce bilmiyordu, Otel işletmecisini ve taksi şöförünü iletişime geçirerek sonunda büyük bir hastane kompleksine ulaştık. Cumartesi akşam saat 20:30 civarı olduğu için poliklinikler kapalıydı, acili bulmak ise o kadar da kolay olmadı çünkü hastane kompleksinde kimsecikler olmadığı gibi ışık yanan bina sayısı bile oldukça azdı. Nihayet, her poliklinikte bir nöbetçi doktor olduğunu anladık ortopedi servisini bulunca. Röntgen, muayene derken kırık olmadığını anladık. Sevincim doktorun “3 hafta koltuk değneği ile gezeceksin.” demesine kadar sürebildi. Hastaneden çıkar çıkmaz nöbetçi eczaneden koltuk değnekleri ile ilaçları aldık ve akşam yemeği için masaya oturduğumuzda saat 22.30 olmuştu.

Ertesi gün koltuk değnekleri ile 2 adım bile atamayan benim bir karar vermem gerekiyordu ve seçenekler pek iç açıcı değildi; ya tatili bırakıp İstanbul’a dönecektik, ya tatili otelde geçirecektik ya da elimizden geldiğince tadını çıkaracaktık. Aslına bakarsanız ilk ikisinden birini seçmek hiç de bana göre bir seçim olmazdı ve ben tabiki tatilin tadını çıkaracaktım.

IMG_4740.JPG

Prag mimarisi, meydanları ve sokakları ile insanı hemen içine alan saran sarmalayan bir şehir. İlk üç gün acılar içinde kıvranmama ve koltuk değnekleri ile mücadeleme rağmen Prag’da şuraları gördük ve şunları yaptık; cafeleri ve meydanda gösteri yapan yetenekli insanlarıyla eski şehrin meydanında kahvemizi içtik, astronomik saat kulesini gördük, doyamadığımız manzarası ve çeşit çeşit el yapımı ürünlerin satıldığı tezgahları ile Charles Köprüsü’nü boydan boya yürüdük, Prag kalesini gezdik, her köşe başında bulunan, çörek hamurundan yapılan ve közde pişirilen bir nevi külaha benzeyen Tredelnik’den yedik, hatta Prag kalesi bölgesinde nehir kenarında bir çocuk parkına bile gittik. Nehirde panoramik bir şehir turu attık. Uzun mesafelerde taksi kullandık ancak eski şehrin sokaklarında hoplaya zıplaya bir koltuk değneği mücadelesi ile yürüdük. Meriç bu süreçte çok uyumlu ve daha önemlisi bir o kadar da anlayışlıydı. İlk gün kucağıma gelmek istediğinde koltuk değnekleri ile yürüyeceğim birkaç hafta boyunca onu ancak otururken kucağıma alabileceğimi söylediğimde bana anlayışla ve biraz üzüntüyle baktı ve bir daha kucağıma gelmek istemedi. Hatta sabah kalktığımda hemen koltuk değneğini getiriyordu. Tüm gün dışarıda olduğumuzdan uykusu geldiğinde bebek arabasında uyuyordu. Meydanlarda mola verdiğimizde de dilediği gibi güvercin kovalıyordu. Bu süreçte ailenin tüm lojistiğini mutlulukla üstlenen eşimin, tatilin huzurunda katkısı ölçülemez. Lojistikten kastım şu; Valizleri, çantaları, bebek arabasını ve Meriç’i aynı anda taşımak 🙂 Nasıl mı? Biraz sihir ve çok sevgi ile herşey mümkün. (bakınız aşağıdaki fotoğraf)

Prag’dan geldiğimiz gibi trenle ayrıldık. Dönüş yolculuğumuz da en az gelişimiz kadar rahat ve güzel geçti. Berlin’de Kudamm bölgesinde kaldık. Berlin’de ulaşım heryere hem çok kolay hem de çok seçenekli. Bebek arabasıyla taksiye inip binmek biraz zahmetli olduğundan ve her zaman bebek koltuğu olan bir taksi bulamadığımızdan daha çok otobüs ve tren tercih ettik. Çok da rahat oldu. Berlin’de ilk günümüzde hava oldukça güzeldi, ne çok sıcak ne çok serin. Ancak geri kalan günlerde sağnak yağışlıydı. Hatta bir gün o kadar çok yağmur yağdı ki bazı bölgeleri su bastığını öğrendik. Berlin’de ZooBerlin’i, Brandenburg kapısını, Holokost Anıtını, Bergama Müzesini (Bergama sunağı 2019 yılına kadar kapalı), Almanya Federal Meclisi, Sony Centre’ı, Kadewe’yi, Checkpoint Charlie’yi görme ve gezme fırsatımız oldu. Unter den Linden’de (Ihlamurlar altında) ıhlamurların kokusunu içime çekmeye doyamadım. Berlin benim için hep ıhlamur kokulu olacak.

 

Yukarıda koltuk değneklerini, tatile denk gelen yoğun yağmuru, uzun tren yolculuklarını ve 1.5 yaşında bir çocukla uçak yolculuğu yaptığımızı okuduysanız bu tür bir seyahati size tavsiye edemem. 1 haftada 2 şehir gezen, her anından zevk alan bir aile ile güzel anılarla ve ıhlamur kokularıyla hatırlanacak bir tatil okuduysanız bu tam da size göre bir tatil olabilir…….

 

Sevgiler,

annebebekdostu

 

Advertisements
anne bebek dostu, çalışan annenin el kitabı, sağlık

kurutulmuş mantar ve kurutulmuş domatesli firik bulgur pilavı

img_9426

İsmi de tadı da şiirsel bu yemeğin.Bulgurun isli kokusu, mantarın topraksı tadı ve domatesin aroması ile buluşunca ortaya bu şiir gibi besleyici olduğu kadar gözünüze de hitap eden yemek çıktı ortaya. Fazla söze gerek yok.

Malzemeler:

1 su bardağı firik bulguru (yıkanmış)

3 su bardağı su (sıcak) (bulgurunuzun cinsine göre azaltıp, arttırabilirsiniz)

6-7 adet kurutulmuş domates (ince kıyılmış)

8-10 adet kurutulmuş mantar (tazesi de olur, kestane mantarı şahane olur)

1 yemek kaşığı biber salçası

1 orta boy kurusoğan (ince kıyılmış- Brunoise)

2 diş sarımsak

1 yemek kaşığı tereyağ* ve 1 yemek kaşığı sıvı bitkisel yağ

Yapılışı:

Kızdırılmış yağ karışımında yüksek ateşte önce soğanları soteliyoruz (öldürüyoruz) sonrasında sarımsakları bütün olarak ekleyip 1 dakika daha soteliyoruz. Salçayı ekleyip kokusu çıkıncaya kadar karıştırıyoruz. Ardından bulgur, kurutulmuş mantar ve kurutulmuş domatesi ekleyerek birkaç dakika daha karıştırarak sotelemeye devam ediyoruz ve suyu ekleyerek kapağını kapatıyoruz. Suyunu çektikten sonra 10 dakika kadar dinlendirip servis ediyor ve  mis kokulu pilavımızı afiyetle yiyoruz.

*püf noktası: tereyağ içindeki süt proteinleri çabuk yandığı için önce bitkisel yağ kızdırılmalı daha sonra tereyağ eklenmeli ve eridikten sonra zaman kaybetmeden diğer malzemeler ilave edilmelidir.

anne bebek dostu, çocuk gelişimi, işin uzmanı

Çocuğum okula başlıyor…

Çocuklarımızın okul çağına gelmesinden çok önce, hatta bazılarımız çocuk sahibi olmaya karar verdiği dönemlerde okul konusunu düşünmeye başlıyoruz. Hesaplar yapılıyor, bütçeler oluşturuluyor, belki de evlerimizin lokasyonu değişiyor.

Çocuklarımızın hangi okula gitmeli? Nasıl bir eğitim almalı? Bu sorulara cevaplar hazırlıyoruz.

Sonra uzun araştırmalar, görüşmeler sonunda ana sınıfına hangi okulda başlayacağına karar veriyoruz. Peki ana sınıfından ne bekliyoruz?

Okul öncesi; kreş ve anasınıfı dönemi ile ilgili sorularımıza, kendisi bir anaokulu öğretmeni ve yöneticisi ve de aynı zamanda bir anne olan Ayşegül Ordu ile cevap aradık

Anasınıfı ve kreş arasındaki temel farklar neler?

– Anasınıfı – Anaokulu 3-6 yaş arası çocuklarının gelişimlerinin her yönden desteklendiği okullardır. Kreşler ise 3 yaş altı çocukların daha çok bakımına ve sosyalleşmelerine yönelik hizmet veren kurumlardır.

Kreşe gitmiş olan çocuklar ana sınıfına daha mı kolay alışıyor?

– Genelde daha kolay alışıyorlar diyebiliriz. Okulun sistemli rutinine, kurallarına,  ritmine alışık oldukları için adaptasyon daha kolay oluyor. Ancak okulu, öğretmeni, arkadaşları değiştiği için bir süre isteksizlik , çekingenlik öngörülebiliyor.

Okula gelmek istemeyen,  ağlayan cocuklara okulu nasıl sevdiriyorsunuz?

– Sevgi ve anlayışla yaklaşarak. Onlar için okuldaki herkesin ve her şeyin yabancı , yeni olması onlar için gerçekten zor. Bize hemen güvenmelerini ve hemen alışmalarını bekleyemeyiz. Bu zaman ve emek istiyor. Programlarımızı uygularken yeni gelen çocuğun alışma sürecinde öğretmeni çocuğu oyunlara ve etkinliklere davet eder ancak ısrarcı olmaz. Çocuğun ortamı gözlemlemesi ve tanıması için fırsat verir. Öğretmen de bu arada çocuğu tanır ve onun sevebileceği ilgisini çekebileceğini düşündüğü etkinlikler hazırlar. Aile ile işbirliği yapılarak yumuşak bir geçiş yapılması hedeflenir.

Çocukların okula alışması yaklaşık kaç gün sürüyor?

– Okula alışma süreci çocuğun anne ile olan bağlılık- bağımlılık düzeyine, çocuğun okula gelene kadar yeterince sosyal ortamlarda bulunup bulunmadığına, daha önce kötü bir okul tecrübesi yaşamasına, eve yeni gelen kardeşe hatta evde birlikte yaşanılan anneanne-babaannelere kadar çok fazla etkene bağlı olarak değişir. Kimi çocuk bir haftada kimi çocuksa bir ayda alışır. Hatta bazen okulunu çok seven ve severek gelen çocuklar arasında bile eve misafir gelmesine, tatile çıkmalarına, hasta olmalarına bağlı olarak  bile sonradan isteksizlik görülebiliyor.

Çocuklara okulu sevdirenin öğretmen olduguna inanıyorum,  bu konuda sen ne düşünüyorsun?

– Kesinlikle ben de öyle düşünüyorum. Eğitimim ve iş hayatım süresince pahalı kolej öğretmenlerinden devlet öğretmenlerine kadar bir çok öğretmen tanıdım ve kurumun müdürün değil öğretmenin ta kendisinde asıl cevherin olduğunu gördüm. Çocukla iletişime geçen, onu tanıyan, onun o kurum içerisindeki ve o süre içindeki gelişiminden, eğitiminden, sağlığından ve hatta güvenliğinden sorumlu olan kişi öğretmen. İyi ve işinin ehli bir öğretmenin çocuğa okulu da doğayı da hayatı da sevdirebileceğini düşünüyorum.

Çocuğu okula gelmek istemeyen ailelerle nasıl bir işbirliği yapıyorsunuz?

– Bu isteksizliğin nedenini anlamaya çalışıyoruz. Çünkü aslında bütün gün onlar için eğlenceli ve öğretici etkinliklerin hem de yaşıtlarıyla birlikte yapıldığı bir alana çocuğun gelmek istememesi ilginç değil mi? Aynı grup örneğin parkta olsa saatlerce neşe içinde oynarlar halbuki. Biz önce aile ile çocuk yanımızdayken ve değilken görüşme yaparız. Çocuğu okula bırakacak kişi ile okul arasında bir köprü kurulması gerekir. Bu kişi anne olabilir baba olabilir veya bakıcı, anneanne… Bu kişi çocuk kendini güvende hissedene ve uyum sağlayana kadar ihtiyaç duydukça onunla olur ve kademeli olarak uzaklaşır. Örneğin önce sınıfta birlikte sonra sınıf dışında sonra veli bekleme salonunda gibi.
Bazı okullarda ne yazık ki aileyi içeri sokmama veya sınıfa almadan kapıdan bıraktırıp ailenin gitmesini salık verirler. Ben bunu doğru bulmuyorum. Velinin ve çocuğun okulu tanıyana kadar tam olarak okulda nelerin nasıl yapıldığını gözlemlemesi gerekir. Çocuğu tanımadığı ve bilmediği bir ortama yine tanımadığı ve bilmediği insanların eline verip alışmasını beklemek çok insaflı bir yaklaşım gelmiyor.

Aileler bu konuda nasıl destek verseler hayat çocuklar icin daha kolay olur?

– Çocuklara gerçekten bir birey olarak davranarak. Çocukların yanında onların olumsuz özelliklerini konuşmayarak, onun görev ve işlerini onun yerine yapmayarak (örneğin ayakkabısını giymesi, yemeğini kendisinin yemesine izin verilmemesi), onun adına konuşmayarak ve ona kendisini anlatmasına fırsat vererek. Ailelerin genellikle bağlılıkla bağımlılık arasındaki ince noktada yanlış davrandıklarını gözlemliyorum. 4 yaşında hala ayağında sallayan, okulda yemeklerini öğretmenlerin yedirmesini isteyen, çocuğun sürekli sözünü kesip onun adına konuşan aileler çocuğa aslında iyilik yapmıyorlar.

Devlet okulları ve özel okullarda ana sınıflarında aynı eğitim mi veriliyor?

– Hem aynı hem değil. Söylenen şarkılar, oynanan oyunlar, yapılan etkinlikler aynıdır, amaçlar aynıdır. Milli eğitimin belirlediği hedefler ve amaçlar yapılır uygulanır, gelişim süreçlerinin takibi aynıdır ancak verilen değerler, bunların uygulanış şekilleri ve yaklaşımlar farklıdır. Ancak burada da yine öğretmen faktörü devreye girer. Devlet okullarındaki nice öğretmen var ki yenilikleri, ekolleri takip eder, uygular , aile ile sürekli iletişimde olur ve kendini geliştirir ve nice özel okul öğretmenleri vardır ki bütün gün oflayıp puflayarak zamanını geçirir ve evine gider. Devlet okullarının ek etkinlikler olarak fazla imkanı yoktur. Özel okullar gün boyu ingilizce eğitim verebilir örneğin veya haftanın 2 günü tenis dersini programına alabilir. Özel anaokullarını yine milli eğitime bağlı ancak minik özerk kurumlar olarak düşünebiliriz bu açıdan.

 

Çocuğu okula henüz başlamamış veya okul hayatına yeni geçiş yapmış olan ailelere çok değerli ipuçları verdiği için bir anne ve bir eğitmen olan Ayşegül’e çok teşekkür ederim.

Ayşegül Ordu kimdir?

Ayşegül; 10 yıl okul öncesi öğretmeni olarak çalışmış,  2 yıl da özel bir anaokulunda müdürlük yapmış, çocukları seven , çocukluğu ve çocuk olmayı çok önemseyen bir anaokulu öğretmenidir. Pars adında bir oğlu, Nancy adında patili bir kızı vardır.

anne bebek dostu, çalışan annenin yemek kitabı

zencefilli balkabağı çorbası

pumpkin-gourd-decoration-structure-51344.jpgBalkabağı çorbasına bayılırım. Tam bir kış çorbasıdır. Mevsimin rengine de uygun harika bir turuncudur. Şifa kaynağıdır.

Bu sefer zencefillisini denemek istedim. Hem kolay hem çabuk tam benlik bir tarif yine

Malzemeler:

1/2 kg kadar bal kabağı

1 küçük patates

1 küçük havuç

1 adet yeşil biber

2 diş sarımsak

1 küçük soğan

Fındık büyüklüğünde zencefil

tuz (opsiyonel)

karabiber

1,5 lt kadar su

zeytin yağı

Yapılışı:

Balkabağı, patates ve havucu iri iri doğrayak bir tencereye alıp üzerine 1,5 lt suyu ekliyor ve kaynamaya bırakıyoruz.

Bu arada ince doğranmış biber ve soğanları bir miktar zeytin yağı ile soteliyoruz ve ince kıyılmış sarımsakları ekleyip karıştırarak pişirmeye devam ediyoruz.

Patates, balkabağı ve havuçlar yumuşayınca, sotelenmiş soğan, sarımsak ve biberi ekliyoruz.

son olarak zencefili ince rendeleyip karışıma ilave ediyoruz ve püre haline getiriyoruz.

Ben 1 yaşından küçük oğlumla paylaştığım için tuz koymadım, bolca karabiber koydum.

Afiyet olsun….

anne bebek dostu, bebeğimi beklerken

6 adımda harika hamilelik

Hamileliğimin harika bir serüven olduğunu söylüyorum hep. Gerçekten her gününü çok özel ve çok güzel geçirdim. Çevremdeki insanlar, hiç sorun yaşamadığım için bu konuda şanslı olduğumu düşünüyor. Hamileliğim harika geçti derken hiç sorun yaşamadığımı söylemiyorum, tam aksine sorunlara rağmen keyif aldım diyorum.

Hamile olduğumun haberini aldığımda henüz Amsterdam tatilinden yeni dönmüş, her hava alanında olmayan x-ray cihazından geçmiştim. 2 aylık hamileyken gıda zehirlenmesi yaşadım, aynı gün iş seyahatine gittim, yine bir iş seyahatinde ellerimde his kaybıyla başlayan, hamileliklerin %25’inde görülen ve genelde 7. ayında başlayan karpal tünel sendromu ile 4 aylık hamileyken tanıştım. Her şeye rağmen hamileliğim her anından büyük keyif aldım.

Sizin de hamileliğinizde tıbbi bir risk yoksa, hamileliğinizin harika geçmemesi için bir neden yok.

mutlu bir hamilelik için benim önerilerim;

1- Güvenebileceğiniz bir kadın sağlığı ve doğum doktoru seçin

9 ay sık sık görüşeceğiniz ve her görüşmeyi iple çekeceğiniz biri ile iyi anlaşmanız önemli. Böyle bir doktor seçtikten sonra, ona sonuna kadar güvenmeli ve dediklerini sorgulamadan yapmalısınız. Doktorunuzu sorgulamaya başlarsanız, güveninizi kaybetmişsiniz demektir, değiştirseniz iyi edersiniz. Günün sonunda doktorunuza kendi sağlığınızı ve bebeğinizin sağlığını emanet ediyor olacaksınız.

2-Doktorunuzla birlikte doğum yöntemine erken dönemde karar verin

Eğer normal doğum yapmak istiyorsanız, yediklerinize, hareketinize daha çok özen göstermeli ve kilonuzu kontrol altında tutmalısınız. Hamile yogası ve pilatesi tavsiye ederim, çok faydasını göreceksiniz.

3-Bol bol hareket edin, yürüyüş yapın, yoga dersleri alın

Korkmayın olimpiyatlara hazırlanmıyoruz. Her gün yapacağınız yaklaşık 40dk orta tempo yürüyüş ve/veya hamile yogası, kaslarınızı güçlendirerek doğuma ve bebeğinizin gelişimine yardımcı olacaktır. Özellikle yoga, ilerleyen hamileliğinizle birlikte aldığınız kilolara bağlı olarak yaşanan ağrıları da azaltacaktır.Hamilelikte oksijen ihtiyacımız da artıyor, doğru nefes ile oksijen alımımızı arttırırız.Hatta yoga ile bulantıları azaltmak da mümkün diyor uzmanlar.

4-Arkadaşlarınıza zaman ayırın, dışarı çıkın, bolca gülümseyin

Doğumdan sonraki özellikle 40 günlük lohusa periyodu gerek hormonlar yüzünden, gerek uykusuzluk gerekse bebeğinizin size olan yoğun ihtiyacı sebebiyle biraz zor geçebilir. Bu dönem için bol bol kahkaha, neşe, huzur depolayın. Ayrıca hamilelik süresince bol neşe ve keyifli anlar bebeğinizin gelişimi ve hamileliğinizin iyi geçmesi için de önemli.

5- Her fırsatta uyuyun

Hamilelik süresince uykunuza aslında bir anlamda bebeğiniz karar veriyor. İlk haftalarda kafanızı masaya düşmüş uyurken bulabilirsiniz kendinizi, sonraki haftalarda birden enerji dolmanız mümkün, ilerleyen haftalarda tekrar bir uyku hali. Yine de elinizden geldiğince bol bol uyuyun, dinlenin çünkü doğumdan sonra uzunca bir süre ne kadar uyuyacağınıza siz karar veremiyorsunuz.

6- İnsanların size hastaymışsınız gibi davranmalarına aldırmayın

Hamileliğim süresince anlam veremediğim davranışlardan biri de insanların “Allah kurtarsın” tarzından söylemleri oldu. Hamilelik benim için kurtulunması gereken bir dönem olmaktan çok uzakta, çok keyifli bir süreç oldu. Yaşam tarzımda, günlük hayatımda bir değişiklik yapmadım, bir bebek beklediğimin bilincinde rutinlerime, iş ve özel hayatıma devam ettim. Hasta değildim, bir anne adayıydım.

Hormonlar, hamilelik süresince en büyük yardımcınız. Bazıları artıyor, bazırları azalıyor. Bedeniniz sizin ve bebeğiniz için en güzel koşulları hazırlıyor. Bu süreçte, bedeninizde ve ruhunuzda bir çok değişiklik yaşıyor olabilirsiniz. Evham yapacak, telaşlanacak, korkacak birşey yok. Değişiklikleri kontrol etmeye veya durdurmaya çalışmak bence yorucu ve yıpracı oluyor. Bırakın, bu süreci bedeniniz yönetsin, siz de keyfinize bakın….

Siz siz olun her konuda özellikle beslenme ve spor konularında mutlaka doktorunuza danışın. Hangi dönemde ne kadar egzersiz yapacağınız ve nasıl besleneceğiniz konusunda sizi en iyi doktorunuz yönlendirecektir.

Sevgiler,

annebebekdostu

 

anne bebek dostu, işin uzmanı

yeni bir hayata tanıklık etmek; doğum fotoğrafçılığı

Aylarca, belki de yıllarca beklenen bebek geliyor.Hazırlıklar tamam. Bu özel anın mimarı olan anne orada, doktoru ekibiyle yanı başında. Ve baba bu özel anın parçası ve tanığı olmak için yerini almış. Eyvah doğum fotoğrafçısı nerede? Kim ölümsüzleştirecek bu çok özel ve güzel, duygusal anları? Oh neyse ki o da giriyor doğumhaneye bonesini takmış olarak…

Bebeğiyle ilk buluşma anını kim sonsuza dek dondurmak ve saklamak istemez ki? O duygu yüklü anlarda bebeğinizin gözlerinin içine ilk kez bakmışken, o an, zaman dursun istersiniz.

Doğum fotoğrafçılığını son yıllarda sıkça duyar olduk. Nedir doğum fotoğrafçılığı? Doğum fotoğrafçısı kimdir? Kimler doğum fotoğrafçısı olabilir?
 
Doğum fotoğrafçılığı ile ilgili merak edilen herşeyi profesyonel bir fotoğrafçı olan, üstüne üstlük tatlı dilli ve güleryüzlü Şermin İnce ile tatlı tatlı konuştuk. Bu keyifli sohbetimizde gelin siz de bize katılın…
 

Doğum fotoğrafçılığını son yıllarda sıkça duyar olduk. Nedir doğum fotoğrafçılığı? Doğum fotoğrafcısı kimdir?

Doğum Fotoğrafçılığı için, doğuma giden süreçte tüm ailenin yaşadığı serüvenin fotoğraf karelerine aktarılmasını ve ölümsüzleştirilmesini sağlayan son yıllarda tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de oldukça rağbet gören yeni bir fotoğrafçılık dalı denilebilir.Doğum Fotoğrafçısı da tüm bu sürece dahil olan, ailenin yaşadığı bu  mucizevi anları fotoğraflayarak kalıcı hale gelmesini sağlayan, bu konuda eğitim almış  fotoğrafçı  diyebiliriz.

Kimler doğum fotoğrafçısı olabilir?

Doğum fotoğrafçısı olmak için öncelikle Fotoğrafçılık eğitimi almış olmak gerekli ama sadece fotoğrafçılık eğitimi almak yetmiyor tabiki, ayrıca doğum fotoğrafçılığı eğitimi almak da önemli. Doğum fotoğrafçısı olmak dayanıklılık gerektiren bir meslek.  Hem fiziksel hem de ruhsal olarak. Doğum süreci boyunca her daim aileye destek olmak, çoğu zaman annenin en yakınında olup ona moral vermek gece gerçekleşen doğumlarda uykusuz kalmak ama her zaman enerjik olmak gibi güzel ama bazen de zorlayan yanları da var.

Doğum fotoğrafçısı olmak isteyen kişiler hem bu süreçlere uyum sağlayabilmeli hem de profosyonel olarak kendi işini yönetebilmeli. Markasını oluşturup sosyal medyada aktif olmalı her daim  ailelerle iletişimi pozitif  olan ve gerçekten bu işi severek yapabilen biri olmalı.

Fotoğrafçılık bilgisi dışında doğum fotoğrafçılığı eğitiminin kapsamında neler var?

Fotoğrafçılık  eğitimi almış olmak dışında doğum fotoğrafçılığı eğitimi içinde hastanedeki kurallar, ameliyathane de nasıl davranmanız gerektiği gibi konularda da eğitim veriliyor.  Hastanenin hijyen kurallarına uymak ve ameliyathane de nasıl davranmanız gerektiğini bilmek çok önemli.  Teknik bilgiler dışında fotoğrafların photoshop ile işlenmesi, album hazırlamak ve aile ile iletişimden marka yönetiminize kadar bir çok bilgiyi alabileceğiniz bir eğitim.  En önemlisi ise bu eğitim sadece işin küçük bir parçası daha sonrasında sürekli sektörü ve yenilikleri takip etmeniz gerekiyor, eğitim hiç bitmeyen bir süreç çünkü her an yeni gelişmeler olabiliyor ve sizin değişen dünyaya her daim ayak uydurmanız gerekiyor.

Bu mesleğin etik kurallarını düzenleyen bir kuruluş yada meslek odası var mı? Yetkinlik konusunda sertifika veren bir kurum var mı?

Doğum Fotoğrafçılığını sertifikası eğitim aldığınız kurstan edinebiliyorsunuz ama özel olarak kuralları belirleyen bir kuruluş yok. Ameliyathane içi kurallar hastane yönetimi tarafından belirleniyor .

Peki sen nasıl tanıştın fotoğrafçılıkla ve doğum fotoğrafçılığı ile?

Benim fotoğrafa ilgim ortaokul yıllarında başladı diyebiliriz. İlk makinemi aldığım anlardan beri fotoğraf çekiyordum daha sonra bu konuda eğitim almaya karar verdim. Fotoğrafçılık eğitimi aldıktan sonra en yakın arkadaşım doğum yapacağı zaman benim de fotoğraflarını çekip çekemeyeceğimi sordu. İlk deneyimim doğumdan sonra hastane odasında arkadaşımın ve bebeğin fotoğraflarını çekmek üzerine oldu. Bu deneyimi tattığımda benim bu işi yapmam gerektiğini hissettim. Doğum fotoğrafçılığı eğitimi aldım. O  sıralarda yakın arkadaşımın ablası doğum yapacaktı ve yine benim fotoğraflarını çekmemi istediklerini ilettiler ilk normal doğum ve ameliyathane deneyimlerimi de bu sayede yaşamış oldum. Sonrasında ise sayısız doğumda o muciceye ortak olma fırsatını yakaladım.  O anlara tanıklık edebildiğim için de çok mutluyum.

Profesyonel olarak bu işi yapmak için gerçekten sevmek gerekiyor sanırım. Normal doğuma sen de anneyle beraber gidiyorsun, annenin hep yanındasın. Bu konuda sen ne düşünüyorsun?

Kesinlikle sevmek şart. Sevmeden yapılabilecek bir meslek değil ama bir bebeğin doğumuna şahit olup aşkla bu işe bağlanmamak da pek mümkün değil gibi.  Ben doğum sürecinden çok önce aile ile tanışıp görüşmeyi ve onların heyacanına ortak olmayı seviyorum. Hem bu sayede aileyi yakından tanıma imkanım da oluyor. Aile ile tanıştıktan sonra ise her zaman onlara destek olmaya çalışıyorum. Bu anlar bana  inanılmaz keyif veriyor. Doğum gerçekten bir mucize ve ben de o mucizeye tanıklık ederken aile ile mutluluktan ağladığım bile oluyor.

Bu meslekte seni en çok zorlayan şey nedir?

Mesleki olarak zorlanmaktan çok ülkemizde yaygınlaşsa da hala bu mesleğe biraz uzak bakan aile büyükleri çekim yapmamı istemeyebiliyorlar. Onları da bebeğe asla bir zarar gelmeyeceği yönünde ikna etmek gerekebiliyor.

Doktorların ve hastane yönetimlerinin bu ise bakışları nasıl oluyor?

Çoğu hastane son yıllarda sadece belirli fotoğrafçılarla anlaşma ya da kendileri ile çalışan ve başka hastane ile çalışmayan fotoğrafçı seçimine başladı. Bu doğum fotoğrafçıları olarak bizi ve aileyi zor duruma sokan bir durum  yaratıyor. Aile kendi istediği fotoğrafçı ile çalışmak konusunda özgür.  Onların bu en özel anlarında tanımadıkları veya tarzını yakın bulmadıkları fotoğrafçılarla çalışmaya zorlamak yerine seçimlerine saygı duymalarını bekliyoruz.

Doğum çekimlerin bebek açısından bir sakıncası var mı?

Doğum çekimlerinde doğal ışık kullandığı sürece ve hijyen kurallarına uyulduğu sürece bebeğe hiç bir sakınca yok. Benim için öncelik bebeğin ve ailenin sağlığında her zaman. Doktorlar her hangi bir sağlık sorunu olduğunu söylemediği sürece bebeği yormadan genellikle o uyurken ailesi ile fotoğraflarını çekmek ise mutluluk verici.

Doğum fotoğrafçılığının en sevdiğin yanı nedir?

Bu işin en sevdiğim yanı, o heyacanın tam merkezinde olup en yakından tüm sürece eşlik ediyor olmak. Her doğumda aile birlikte heyecanlanıyorum, bebek doğduğu anda ağlayan babaları görünce benim de mutluluktan gözlerim dolabiliyor. İnanılmaz keyifli bir süreç.

Eminim stresli, mutlu, heyecanlı anların yanında komik olaylar da yaşıyorsundur. Hatırladığın komik bir anın var mı?

Yakın zamanda yaşadığım aklıma gelen ilk olay bebeğin baba ile ilk karşılaşma anında bebek henüz giydirilmemişken babanın üzerine çişini yapmasıydı.  Baba ile tüm aile oldukça şaşırmış ve gülmüştü.  Doğum süresince yaşananlar ömür boyu anlatılacak güzel hikayelerden oluşan bir çok anı bırakıyor belleğimizde. 

Benim de tüm bu güzel hikayelerin içinde o anları yaşıyor olmam mesleğimin en güzel yanlarından biri.

Son olarak ne söylemek istersin?

Bu güzel mesleği tanıtabilme imkanı yarattığın için sana  çok teşekkür ediyorum. Ropörtajına katılmak çok keyif vericiydi. Blogunu da büyük bir keyif ile takip ediyorum. Ben de bu sayede bilmediğim bir çok şeyi öğrenme fırsatı yakalamış oluyorum. Takipte kalmaya devam edeceğim.

Yoğun temposunda, bu çok keyifli röportaja zaman ayırdığı için, tatlı dili ve yüksek enerjisi ile sizin enerjinizi de yükselten Şermin İnce’ye çok teşekkür ederim. Şermin İnce hakkında daha detaylı bilgi almak veya portfolyosuna göz atmak isterseniz serminince.com web sitesine buradan erişebilirsiniz.

Sevgiler,

annebebekdostu

anne bebek dostu

baba kucağı nedir? ya da herkesin bildiği ismiyle kanguru’nun faydaları nelerdir?

Burnunuzda bebeğinizin kokusu, göğsünüzde sıcaklığı, heryerde birlikte olmak, onu bir parçanız gibi yapmak hem size iyi gelecek hem de ona…..

Meriç, henüz 1 haftalıkken pazar kahvaltıları ile gezmelere başladık. Bugün 9 aylık, hala her fırsatta geziyoruz. Meriç oldukça meraklı ve sosyal bir bebek, dışarıda olmaktan büyük bir keyif alıyor. İnsanları izlemek, ağaçlara dokunmak, köpekleri gözlemlemek onu çok mutlu ediyor.

Anne ve babası zaten gezmelere doyamıyor. Hal böyle olunca sık sık dışarıda buluyoruz kendimizi.

Sahilde, doğada veya şehirde yürüyüş yapmak, Meriç doğmadan önce de çok sevdiğimiz bir aktiviteydi, şimdi hep beraber yapmak daha büyük bir keyif veriyor. İşten eve geldiğimizde hava çok soğuk veya yağışlı değilse çoğunlukla yürüyüşe veya parka gidiyoruz. Duruma göre Meriç, bazen bebek arabasında bazen de baba kucağında oluyor.

ergobaby-unders

Baba kucağı ne mi? Baba kucağı, benim kanguruya taktığım bir isim. Kanguru ise, ismini, kanguruların bebeklerini keselerinde taşımalarından alan, bebeğinizi üzerinizde taşımanıza imkan veren bir araç.

 İlk aylarda bebekler, annelerinin karnındaki güvenli koşullardan çıkarak geldikleri dünyaya alışmakta güçlük çekerler, kendilerini güvende hissedebilmek için hep anne karnındaki konforu ararlar. Bu dönemde, en kolay kucakta sakinleşirler.Bebeklerin, ebeveynlerinin özellikle annelerinin kucağında gün boyu taşınması aslında yüzyıllardır kullanılan bir yöntem. Dr. Harvey Karp, uzun araştırmalar sonunda yazdığı Mahallenin En Mutlu Bebeği kitabında, sürekli ağlayan yenidoğan bebeklerin sakinleştirilmesinde yüzyıllardır kullanılan kucakta taşıma yöntemini öneriyor. İlkel toplumlarda, bebeklerin sürekli kucakta taşındıkları için hiç ağlamadığından bahsediyor.

Meriç ve benim tecrübelerimiz de bu araştırmayı doğruluyor. İlk aylarda saatlerce kucağımda tuttuğum günler olduğunu hatırlıyorum.

Biz de, Meriç henüz birkaç haftalıkken bir kanguru aldık. Yenidoğan bebeklerin tek iletişimi anneleri ile olduğundan ve her araç ve yöntem anneye atıf yaptığından, baba’ya özel bir şey olsun istedim, kanguruya “baba kucağı’ diye bir isim taktım. Eşimin de çok hoşuna gitti bu baba kucağı, gerçek ismini ise uzun bir zaman sonra öğrenecekti. 🙂

Hamile olduğum dönemde bir arkadaşım (kendisi bir babadır) kanguru alacaksan mutlaka Ergobaby almalısın demişti. Yurtdışı seyahatlerinde kullandıklarını, bel desteği olduğu için daha uzun süre taşıdıklarında bel ağrısına sebep olmadığı eklemişti. O dönem bunu kulak arkası etmiş olmalıyım ki başka bir marka baba kucağı aldık. Zorlu geçen ilk 3 aylık dönemde sanırım araştıracak enerjiyi de kendimde bulamamıştım.

Bir süre bu kanguruyu kullandık, daha doğrusu eşim kullandı. Ben sling kullanıyordum. Sling daha çok evde kullanım için uygun bir yöntem çünkü 5m uzunluğundaki kumaşa hakim olmak ve bağlamak çok da kolay bi iş değil. Eşim ise dışarı çıktığımızda kullandığı baba kucağının onu yorduğundan şikayet ediyordu.

Aylar sonra bir oyuncak alışverişi sırasında raflarda gözüme Ergobaby 360 ilişti. Bu kez araştıracak enerjim vardı. Ergobaby 360 modeli özellikle ilgimizi çekti çünkü bu modelde, bebeğimizi 4 farklı pozisyonda yerleştirmek mümkün. Ön tarafta size dönük, ön tarafta dışa dönük, sırt ve yanda kalça üzerinde olmak üzere, 4 farklı taşıma pozisyonunda bebeğinizi keyifle ve rahatlıkla taşıyabiliyorsunuz. Meriç, en çok ön tarafta dışa dönük pozisyonu seviyor. Böylece etrafı meraklı gözlerle rahatça izleyebiliyor, elleri kolları da serbest oluyor. Biraz büyüdükten sonra sırtta daha rahat edeceğini düşünüyorum. Ergobaby’nin bel desteği ise diğer baba kucaklarına göre çok daha rahat ve güvenli, bel desteğini belinize göre ayarlayabiliyorsunuz, klipsli bir kilit sistemi ile de bebeğinizi ve belinizi güvene alıyorsunuz. Ayrıca belinize, sırtınıza ve omuzlarınıza gelen yükü dengeli dağıttığı için de uzun yürüyüşlerde tam bir ebeveyn dostu. Bebeğiniz Ergobaby’nin içinde, bacakları neredeyse düz olacak şekilde ayrık ve dizler yere paralel pozisyonda duruyor ki bu bebeğiniz için doğal ve tavsiye edilen pozisyondur. Ürünü elime ilk aldığımda giymenin çok zor olacağını düşündüm ancak öyle olmadı, kolayca ayarladım ve Meriç’i içine koydum. Tek başına yapmak da oldukça kolay. Yenidoğanlar için ilave bir minderi var ancak bizim ihtiyacımız olmadığı için almadık. Taşıma şekilleri ve diğer özellikleri ile ilgili daha geniş bilgiye buradan erişebilirsiniz, bir de videosu var ki ben oldukça yararlı buldum.

Biz Ergobaby 360‘dan çok memnun kaldık. Bebeğim kucağımda, ellerim serbest alışveriş yapmak çok keyifli. Yürüyüş yapmak da bir o kadar eğlenceli.

Hatırlatmakta fayda var; bebeğinizin çok uzun süre aynı pozisyonda taşınması önerilmiyor. Baba kucağında taşıma sırasında, özellikle kız bebekler kaka yaptıysa hemen temizlenmesi veya bu şekilde taşımaya son verilmesi tavsiye ediliyor aksi takdirde bebeğinizin idrar yolları enfeksiyonu olma riski belirebilir. Seçeceğiniz ürünün kumaşı kolay temizlenebilir, kir tutmaz ve terletmez olmalı. Bebeğinizi bacakları açık ve serbest olmalı. Bebeğiniz kucağınızda rahat nefes alabilir bir pozisyonda olmalı.

Size de burnunuzda bebeğinizin kokusu, ellere özgürlük, ağrısız bir baba kucağı deneyimi diliyorum.

Sevgiler,

annebebekdostu

Annebebekdostu’nda araştırdığım, kullandığım, beğendiğim, işimi kolaylaştıran ürünlerin markalarına da yer veriyorum ancak beğenmediğim ürünlerin markalarından bahsederek kötüleme kampanyaları yapmıyorum.

 

babalar ve çocukları

babalar ve çocukları; Berkay & Çağan Güngör

Babalar ve Çocukları’nda bu kez konuklarım Berkay ve Çağan Güngör.
Berkay, iyi bir mühendis, Türkiye’nin en büyük inşaat firmalarından birinde yöneticilik yapıyor, matematiği, müziği ve doğayı seviyor. Çağan bugün 12 yaşında. Berkay genç yaşlarda baba olduğu için neredeyse Çağan’la arkadaş gibiler. Çağan çok komik bir çocuk ama o babasını daha komik buluyor, onun çocukluk anılarını dinlemeye bayılıyor. Berkay, saksafon çalıyor, Çağan’ı da müzik konusunda teşvik ediyor. Çağan’ın ise kendi tercihleri ve ilgi alanları var.
Baba-oğul hikayelerini Berkay şöyle anlatıyor;
Çağan doğuncaya kadar baba olmak üzerine hiç hayal kurmamıştım. Oğlum olur da şunu birlikte yaparız, şuraya birlikte gideriz gibi düşüncelerim olmamıştı. Çok da sevimli gelmeyen bu dünyaya bir çocuk getirmenin sorumsuzlukla karışık bir acımasızlık olduğunu düşünürdüm. İnsanın daha kendini tanımaya çalıştığı 20’li yaşlarımın sonlarında bence genç bir yaşta baba oldum. Çağan hayallerime doğumu ile birlikte ondan sonrasını da değiştirecek bir şekilde dahil oldu ve iyi ki de oldu. Onun doğumuyla ben “Baba” oldum mu? Hala uğraşıyorum.
 
Çağan gelince hayatında ne değişti? Beyza’yla ilişkiniz nasıl değişti/gelişti?
Büyük bir neşe ve sorumluluk karışımıyla birlikte geldi Çağan. Adı gibi “Bayram günü” . O ana kadar kendi hayatım için düşünmediğim ya da umursamadığım bir çok konuyu daha fazla önemser oldum. Mesela ilk defa Çağan sayesinde kendime bir sağlık sigortası yaptırmayı akıl edebildim. Maddi manevi kaygılarım arttı bu da hayat ile olan bağlarımı güçlendirdi diyebilirim. Daha önce sempatik gelmeyen bir çok konu en azından katlanılabilir oldu benim için. Beyza ile olan ilişkimiz ise her zamanki “dinamizmini” korudu 🙂 Çağan’dan önce nasılsak ilişkimize aynen devam ettik. Çağan geldi diye hiç istifimizi bozmadık yani 🙂 Çağan gayet “Doğal” bir şekilde büyüdü denebilir 🙂
 Beyza’nın Çağan’la özellikle bebeklikteki ilişkisini kıskandığın zamanlar oldu mu?
Beyza’nın hamileliği döneminde doktor tavsiyesi ile kullanmaya başladığı Gaviscon’u o zamandan beri ben hala ara ara kullanıyorum. Bunun kıskançlıkla bir alakası yok elbet 🙂 Hamileliğinde Çağan’la onun gibi bir ilişki kuramıyor olmam kıskançlık değil ama birçok baba gibi durumu anlayamamama sebep olmuş olabilir. Ama Çağan doğduktan sonra direk ben de iletişim kurabildiğimden kesinlikle böyle bir duyguya sahip olmadım. Her ne kadar Anne-Bebek ilişkisi gibi henüz doğmadan başlayan bir bağ olmasa da babaların da bebekleri ile farklı bir iletişimleri olduğuna ve bunun bebeklere değişik bir yaklaşımı öğrettiğine, onlar için de gerekli olduğuna inanıyorum.
 
Çağan’ın bakımına ve gelişimine yeterince katıldığına inanıyor musun? Gelişimi ile ilgili endişelerinizi cevaplayacak çözümler arıyor, araştırmalar yapıyor musun?
Bebeklerle iletişimim her zaman iyi olmuştur, iyi anlaşmışımdır, oyunlar oynamışımdır onlarla. Bu yüzden kucağımdan çokça bebek geçmiştir 🙂 Sanırım bundan dolayı Çağan doğduğunda sanki birçok bebek büyütmüş gibiydim. Çağan’nın ilk banyosunu ben yaptırmıştım örneğin. Mama hazırlanması, alt değiştirilmesi ve benzeri konularda hiç yabancılık çekmedim. Fiziksel sağlık sorunları konusunda çok endişeli biri değilimdir bu konuda Beyza daha dikkatli ve belki bu yüzden de daha araştırmacıdır bana göre. Ama ruhsal gelişimini daha etkili takip ettiğimi söyleyebilirim. Bunun için gerekli her türlü çabayı sarf etmeye çalışıyorum. Bulduğunuz her çözüm her zaman en doğrusu olmayabiliyor tabi ama bunu da bir öğrenme süreci olarak kabul etmek lazım bence.
Bir çalışma gününün ne kadarını Çağan’a ayırabiliyorsun? Bu sürede nasıl kaliteli vakit geçiriyorsunuz?
Çalışma günü akşamı, hele bir de okul dönemi ise maalesef çok da kaliteli vakit geçirme şansımız olmuyor.  Daha küçükken akşamları evdeki bütün ışıkları kapatıp elimizde fenerle evde kurt avına çıkardık. Okul döneminde ise hafta içi bir iki akşam ailecek kutu veya kart oyunları oynuyoruz. Çağan benim çocukluk anılarımı daha çok yaramazlıklarımı dinlemeyi seviyor. Kendisi küçük küçük rollere bürünüp bizi de kendi oyunu içerisine çekebiliyor. Bir aralar uyku öncesi birbirimize alakasız kelimeler verip, bu kelimelerle hikayeler uyduruyorduk. Ben hikaye uydururken Çağan uykuya dalıyordu, zaten kolay da uyuyabilen bir çocuktur. Bir keresinde hikayemi o kadar saçma bir şekilde uzattım ki Çağan uyumayıp hikayemin sonunu beklemiş ve sonunda uykulu bir sesle “Oooo! Hikaye nerden nereye geldi!” demişti. Çok gülmüştük.
  
Hangi alışkanlığının Çağan tarafından yapılmasını istemezsin? ya da istemezdin?
Benim pis boğazlığıma sahip olmasını istemezdim ama maalesef benimle birlikte büyüdüğü için yemek yemeyi sevmemesine rağmen abur-cubura biraz düşkün oldu. Neyse ki benim kadar değil 🙂 Bana göre sporla daha fazla haşır neşir olmasını isterim bunun için daha çok fırsatı olacaktır. Umarım bu fırsatları değerlendirir.
Çağan üzerindeki en büyük etkinin ne olduğunu düşünüyorsun?
Hayvanlara, kendinden küçüklere, sana göre daha savunmasız olanlara karşı duyulan sevgi, şefkat. Bu konuda biraz etkim olmuştur belki ama bence bu duygu zaten Çağan’ın içinde doğuştan vardı. Ancak benim yaklaşımım bu farkındalığa daha hızlı erişmesini sağlamış olabilir. Çağan ise komik olduğumu düşünüyormuş.
 
Baba-oğul zamanlarınız var mı? Bu zamanlarda neler yapıyorsunuz?
Böyle özel bir zaman ayırmamıza gerek kalmıyor çünkü bu anlar spontane bir şekilde gerçekleşiyor genellikle. Planlı olarak yaptığımız aktiviteler daha sınırlı. Bir keresinde Çağan 5-6 yaşlarındaydı sanırım, benim çocukluk arkadaşım Deniz ve oğlu Güney ile birlikte, Güney de 4-5 yaşlarındaydı o zamanlar, Yedigöllerde kamp yapmıştık. Birlikte “Çamur Lokantası” yapmışlardı. Çağan için çok eğlenceli bir deneyimdi. 2-3 yıldır BAÇO Baba-Çocuk kampına katılmayı düşünüyoruz ama bir türlü fırsat bulamadık. Birlikte animasyon filmleri seyretmeyi seviyoruz. Çağan’ın da ilgisini çekebilecek sergi ve aktiviteleri takip ediyorum. Beyoğlu henüz bu yeni formatına bürünmemişken kitapçıları ve galerileri dolaşırdık. Aksanat’ın en üst katındaki kafeden insanları seyredip nerden gelip nereye gittikleri ne yaptıkları ile ilgili tahminlerde bulunmuş, onlar hakkında hikayeler uydurmuştuk. Bunun onu çok heyecanlandırdığını hatırlıyorum. Çağan iyi bir gözlemci. Başından geçenleri, yeni öğrendiği veya duyduğu hikayeleri anlatırken yaşadığı heyecanı görmek çok hoşuma gidiyor.
Aklına geldiğinde seni güldüren bir anınızı paylaşır mısın?
Çağan etrafındakileri güldürmeyi ve şakalar yapmayı seven bir çocuk. Daha küçücükken oyun parkına takla atarak girer ve çocukların dikkatini çekmeye, onları güldürmeye çalışırdı. Bu karakterinden dolayı birçok komik ve eğlenceli durum yaşanabiliyor. Çağan’ı bebekliği süresince “Şişko” diye sevdim ve sonuçta ironik bir şekilde incecik bir çocuk oldu 🙂 Ön adını aldığı “İnce Memed”e benzedi belki de. Bu yüzden Çağan için “Şişko! Tombik! Tombalak!” sevgi ifadesi olarak kullanılan kelimeler oldu. Bir gün işe geldiğinde onu tanımayan bir arkadaşımız “Sen kimin oğlusun?” diye sormuştu. O da beni göstererek “Oradaki şişkonun!” demişti doğal olarak. Eh ben de biraz tombik olduğum için durum oldukça komik ve bolca gülüşmelere sebep olmuştu. Çağan’ın mutluluktan heyecanlandığında “İçime sevinç kaçtı! İçime neşe kaçtı!” deyişi her aklıma geldiğinde gülümsetir ve mutlu eder beni.
Komik anıları, okuduğumda beni de oldukça eğlendirdi ve güldürdü. Çağan içi içine sığmayan enerjik bir çocuk, bir o kadar da komik. İçine kaçan neşesi hiç çıkmasın, enerjisi hiç bitmesin….
Berkay ve Çağan’a baba-oğul hikayelerini içtenlikle bizimle paylaştığı için çok teşekkür ederim.
Sevgiler,
anne bebek dostu, annebebekdostu tatil

plansız bir tatil @Thassos

Bundan birkaç yıl öncesine kadar, tatillerimizi dakika dakika planlar, araştırır, notlar alırdık; nerede kalmalıyız? ne yemeliyiz? kalacağımız otelin parklara, plajlara, müzelere mesafesi nedir? gezeceğimiz şehirler arası kaç km? otel rezervasyonları ve uçak biletleri aylar öncesinden hazır edilir, bavullar günler öncesinden hazırlanırdı.

Son birkaç yıldır ise tatile çıkacağımız tarihe bile son birkaç gün kala karar veriyoruz, plan ve rezervasyon yapmıyoruz. Yaptığımız tek şey pasaport ve vizelerimizi hazır etmek.

Bu bayram da aynı şekilde tatile çıkınca, bizim gibi dakik, planlı ve disiplinli insanların tatil konusunda nasıl bu kadar plansız davrandığını düşündüm. Aslında cevap basitti. Gündelik hayatlarımızda, günümüzü, işimizi, evimizi planlamak ve düzende tutmak için çok enerji sarf ediyoruz, bir yerden bir yere yetişmek için koşturuyor, dakikaları hesaplıyoruz, işte bu yüzden yılda bir kez bile olsa plansız hesapsız bir şeyler yapmak bize iyi geliyor.

Bu tatiller için çok hayal kurmadığımız, plan yapmadığımız için de günün getirdikleri, sürpriz değil tatilimizin bir parçası oluyor. 

Bu yıl geçtiğimiz yıllardan küçük bir farkla çıktık tatile. Ailemize katılan yeni bir birey ve mini cooper’ımızla düştük yollara. Tatilden önceki perşembe günü, eşim apar topar bir iş seyahatine gitti, cumartesi öğlen döndü. Bu bizi engellemedi, hemen işe koyulduk, 2-3 saatte seyahat hazırlıklarını tamamladık. 2 yetişkin için 1 kabin boy bavul, Meriç için 1 kabin boy bavul, 1 bez çantası, 1 günlük çanta, 1 oyuncak çantası, 1 de yemek çantası 🙂

Henüz 9 aylık olduğu için dışarıda özellikle tuz ve şeker içermeyen gıdalar bulmak zor olduğundan şimdilik yemeklerini evde hazırlayıp yanımızda bulunduruyoruz. Meriç dışarıda olmaktan çok keyif alıyor. Oyuncaklardan çok, insanlara, araçlara, ağaçlara, hayvanlara ilgi gösterse de sevdiği bir kaç oyuncağını da yanımıza aldım. Tatilden 1 hafta önce başlayan ishal, tatilde de devam ettiğinden bol miktarda bebek bezi de yanımızda aldık. 

Yola çıktık. Nereye mi gidiyoruz? Henüz tatil planı yok. İstikamet Lüleburgaz. Öncelikle babaannemi, dedemi, anneannemi, dedemi, annemi, babamı görüp ön bayram kutlamalarımızı yapıyoruz. Yolda bol bol hapşuruyor sonra da nezle oluyoruz.

Şimdi nereye? Hadi o zaman yine Yunanistan’a Thassos’a gidelim. Aracımızın yeşil sigortası (uluslararası trafik sigortası) yok. Olsun gümrük kapısında hallederiz. Otel rezervasyonu mu dediniz? Onu zaten adaya varınca çözeceğiz.

İşte böyle doğaçlama başlayan tatilimiz harika geçti. İshal, nezle, halsizlik yakamızı tatilde de bırakmadı ancak bizi durdurmaya, keyfimizi kaçırmaya gücü yetmedi.

Thassos tatil notları;

Adaya aracınızla gitmenizi veya araba kiralamanızı öneririm. Adanın çevresi yaklaşık 80-90km. Yollar düzgün ancak virajlı. 

Gümrük geçişinde ehliyetinizi yenilemişolmanız veya Turing’den beynelminel ehliyet (ehliyetin farklı dillere çevirisi) almanız gerekiyor. Ehliyeti değiştirmek hem daha ekonomik hem de beynelminel ehliyeti her yıl vizeletmeniz gerekiyor.

Aracınıza yeşil sigorta olarak adlandırılan uluslararası trafik sigortası yaptırmanız gerekiyor. Tatile çıkmada kasko acentenizden yaptırabilirsiniz veya gümrük kapılarında da yaptırabiliyorsunuz. Ancak her gümrükte Turing acentesi olmadığından hangi gümrük kapısını kullanacaksanız kontrol etmenizde fayda var (İpsala gümrük kapısında var)

Feribotlar Keramoti – Thassos (Limenas) arasında çalışıyor. Keramoti için otoyoldan Kavala’dan önceki çıkış olan Chrysoupoli’den çıkmanız gerekiyor, gözünüzü dört açın. Kaçırırsanız Kavala’dan dönmek gerekiyor ya da Kavala’dan daha seyrek kalkan feribotlarla ve daha uzun süren bir yolcukla da adaya ulaşmak mümkün. Keramoti’den 45 dakikalık bir yolculuk sonunda Limenas’a ulaşıyorsunuz.

Keramoti’den feribota gidişte 23€ adadan dönüşte 27€ ödedik. (Fiyatlar 2016 fiyatlarıdır, gittiğiniz aya ve feribot şirketine göre bir miktar değişiklik gösterebilir)

Thassos adasında çocuklarla tatil yapmak için en uygun bölge Golden Beach bölgesi. Kum plajı oldukça geniş ve denizin içinde de kum devam ediyor. Çevrede güzel restoranlar var. Limeneria, Potos gibi bölgelere göre daha sakin. Ayrıca kamp yapmak isterseniz bu bölgede bir de kamp alanı var. Golden Beach bölgesi, adanın ünlü plajları Marble Beach, Paradise Beach ve Aliki Beach’e oldukça yakın. 

Marble Beach, bir mermer ocağının yanında bembeyaz mermer parçaları ile kaplı bir plaj, burada yalnızca bir bar var.

Paradise Beach’de güzel bir restoran var, yemekleri çok güzel ve porsiyonları oldukça büyük. Ancak restoranda yemeğinizi yaklaşık 30 kedi ile birlikte yiyorsunuz. Plaj kum ve deniz çok güzel.

Aliki Beach plajı dar, hem kum var hem de biraz kaya, 4-5 tane restoran/cafe var. Sakin bir koy olan Aliki Beach benim favorilerimden.

Limeneria’nın kum plajı yeni yapılan limanın içinde kaldığından deniz diğer plajlar kadar berrak değil. Diğer plajlarında bolca çakıl ve küçük kaya var, deniz çok berrak.

En güzel restoranlar; Golden Beach bölgesinde Nisi Island, Playa de Oro, La Terrasse, Potos bölgesinde San Antonio Beach Restaurant, Limeneria’da To Limani.

Konaklama fiyatları aya ve lokasyona bağlı olarak 35€ – 120€ arasında değişiyor. Ortalama 50-60€ / oda.gün denilebilir. Bazı odalar oldukça eski, bazıları yenilenmiş ama hepsi tertemiz. Biz şimdiye kadar hiç önceden rezervasyon yaptırmadık, temmuz ayında da, bayramda da hep yer bulduk. 

Tatilin güzel olması için gerekenler; bir anne, bir baba, bir (veya iki veya 3 veya…) çocuk, bol kahkaha, bol anlayış….

Biz tatilimizi Saros’da Meriç’in babaanne ve dedesini de ziyaret ederek tamamladık.

Umarım sizin bayramınız ve tatiliniz de en az bizimki kadar şahane geçmiştir.

bol gezmeli, görmeli, eğlenmeli tatiller sizlerin olsun…..

Sevgiler,

anne bebek dostu, çalışan annenin el kitabı

anne yapımı şeftalili dondurma

Geçenlerde İkea’ya bambaşka bir amaç için gitmişken fotoğraftaki dondurma kaplarını gördüm,bayıldım, hemen aldım.

Birkaç gün mutfak rafında bakıştıktan sonra beklediğim ilham geldi. Buz dolabında bir süre beklediği için yeterince yumuşamış şeftaliler geldi aklıma. Ev yapımı yoğurt da vardı. Daha ne bekliyordum?

Malzemeler:

2 adet şeftali rendelenmiş

ev yapımı yoğurt

Yapılışı:

Bu güzel görüntüyü elde etmek için 2 adet olgun şeftaliyi kabukları ile rendeledim. Yogurdu bir miktar çırptım. Şeftali ve yoğurdu karıştırıp kaplara paylaştırdım doğru buzluğa…

Ertesi akşam nefis dondurmamı keyifle yedim.

Buzluktan çıkardıktan sonra birkaç dakika bekletirseniz kabın içinden daha kolay çıkacaktır.

Şeker oranı benim için yeterliydi, siz dilerseniz bir miktar bal da ekleyebilirsiniz.

Çocuklar için de hem çok keyifli hem çok besleyici ve sıfır şekerli dondurma harika bir atıştırmalık seçenek.

Afiyet olsun……