anne bebek dostu, bebeğimi beklerken

6 adımda harika hamilelik

Hamileliğimin harika bir serüven olduğunu söylüyorum hep. Gerçekten her gününü çok özel ve çok güzel geçirdim. Çevremdeki insanlar, hiç sorun yaşamadığım için bu konuda şanslı olduğumu düşünüyor. Hamileliğim harika geçti derken hiç sorun yaşamadığımı söylemiyorum, tam aksine sorunlara rağmen keyif aldım diyorum.

Hamile olduğumun haberini aldığımda henüz Amsterdam tatilinden yeni dönmüş, her hava alanında olmayan x-ray cihazından geçmiştim. 2 aylık hamileyken gıda zehirlenmesi yaşadım, aynı gün iş seyahatine gittim, yine bir iş seyahatinde ellerimde his kaybıyla başlayan, hamileliklerin %25’inde görülen ve genelde 7. ayında başlayan karpal tünel sendromu ile 4 aylık hamileyken tanıştım. Her şeye rağmen hamileliğim her anından büyük keyif aldım.

Sizin de hamileliğinizde tıbbi bir risk yoksa, hamileliğinizin harika geçmemesi için bir neden yok.

mutlu bir hamilelik için benim önerilerim;

1- Güvenebileceğiniz bir kadın sağlığı ve doğum doktoru seçin

9 ay sık sık görüşeceğiniz ve her görüşmeyi iple çekeceğiniz biri ile iyi anlaşmanız önemli. Böyle bir doktor seçtikten sonra, ona sonuna kadar güvenmeli ve dediklerini sorgulamadan yapmalısınız. Doktorunuzu sorgulamaya başlarsanız, güveninizi kaybetmişsiniz demektir, değiştirseniz iyi edersiniz. Günün sonunda doktorunuza kendi sağlığınızı ve bebeğinizin sağlığını emanet ediyor olacaksınız.

2-Doktorunuzla birlikte doğum yöntemine erken dönemde karar verin

Eğer normal doğum yapmak istiyorsanız, yediklerinize, hareketinize daha çok özen göstermeli ve kilonuzu kontrol altında tutmalısınız. Hamile yogası ve pilatesi tavsiye ederim, çok faydasını göreceksiniz.

3-Bol bol hareket edin, yürüyüş yapın, yoga dersleri alın

Korkmayın olimpiyatlara hazırlanmıyoruz. Her gün yapacağınız yaklaşık 40dk orta tempo yürüyüş ve/veya hamile yogası, kaslarınızı güçlendirerek doğuma ve bebeğinizin gelişimine yardımcı olacaktır. Özellikle yoga, ilerleyen hamileliğinizle birlikte aldığınız kilolara bağlı olarak yaşanan ağrıları da azaltacaktır.Hamilelikte oksijen ihtiyacımız da artıyor, doğru nefes ile oksijen alımımızı arttırırız.Hatta yoga ile bulantıları azaltmak da mümkün diyor uzmanlar.

4-Arkadaşlarınıza zaman ayırın, dışarı çıkın, bolca gülümseyin

Doğumdan sonraki özellikle 40 günlük lohusa periyodu gerek hormonlar yüzünden, gerek uykusuzluk gerekse bebeğinizin size olan yoğun ihtiyacı sebebiyle biraz zor geçebilir. Bu dönem için bol bol kahkaha, neşe, huzur depolayın. Ayrıca hamilelik süresince bol neşe ve keyifli anlar bebeğinizin gelişimi ve hamileliğinizin iyi geçmesi için de önemli.

5- Her fırsatta uyuyun

Hamilelik süresince uykunuza aslında bir anlamda bebeğiniz karar veriyor. İlk haftalarda kafanızı masaya düşmüş uyurken bulabilirsiniz kendinizi, sonraki haftalarda birden enerji dolmanız mümkün, ilerleyen haftalarda tekrar bir uyku hali. Yine de elinizden geldiğince bol bol uyuyun, dinlenin çünkü doğumdan sonra uzunca bir süre ne kadar uyuyacağınıza siz karar veremiyorsunuz.

6- İnsanların size hastaymışsınız gibi davranmalarına aldırmayın

Hamileliğim süresince anlam veremediğim davranışlardan biri de insanların “Allah kurtarsın” tarzından söylemleri oldu. Hamilelik benim için kurtulunması gereken bir dönem olmaktan çok uzakta, çok keyifli bir süreç oldu. Yaşam tarzımda, günlük hayatımda bir değişiklik yapmadım, bir bebek beklediğimin bilincinde rutinlerime, iş ve özel hayatıma devam ettim. Hasta değildim, bir anne adayıydım.

Hormonlar, hamilelik süresince en büyük yardımcınız. Bazıları artıyor, bazırları azalıyor. Bedeniniz sizin ve bebeğiniz için en güzel koşulları hazırlıyor. Bu süreçte, bedeninizde ve ruhunuzda bir çok değişiklik yaşıyor olabilirsiniz. Evham yapacak, telaşlanacak, korkacak birşey yok. Değişiklikleri kontrol etmeye veya durdurmaya çalışmak bence yorucu ve yıpracı oluyor. Bırakın, bu süreci bedeniniz yönetsin, siz de keyfinize bakın….

Siz siz olun her konuda özellikle beslenme ve spor konularında mutlaka doktorunuza danışın. Hangi dönemde ne kadar egzersiz yapacağınız ve nasıl besleneceğiniz konusunda sizi en iyi doktorunuz yönlendirecektir.

Sevgiler,

annebebekdostu

 

Advertisements
anne bebek dostu, işin uzmanı

yeni bir hayata tanıklık etmek; doğum fotoğrafçılığı

Aylarca, belki de yıllarca beklenen bebek geliyor.Hazırlıklar tamam. Bu özel anın mimarı olan anne orada, doktoru ekibiyle yanı başında. Ve baba bu özel anın parçası ve tanığı olmak için yerini almış. Eyvah doğum fotoğrafçısı nerede? Kim ölümsüzleştirecek bu çok özel ve güzel, duygusal anları? Oh neyse ki o da giriyor doğumhaneye bonesini takmış olarak…

Bebeğiyle ilk buluşma anını kim sonsuza dek dondurmak ve saklamak istemez ki? O duygu yüklü anlarda bebeğinizin gözlerinin içine ilk kez bakmışken, o an, zaman dursun istersiniz.

Doğum fotoğrafçılığını son yıllarda sıkça duyar olduk. Nedir doğum fotoğrafçılığı? Doğum fotoğrafçısı kimdir? Kimler doğum fotoğrafçısı olabilir?
 
Doğum fotoğrafçılığı ile ilgili merak edilen herşeyi profesyonel bir fotoğrafçı olan, üstüne üstlük tatlı dilli ve güleryüzlü Şermin İnce ile tatlı tatlı konuştuk. Bu keyifli sohbetimizde gelin siz de bize katılın…
 

Doğum fotoğrafçılığını son yıllarda sıkça duyar olduk. Nedir doğum fotoğrafçılığı? Doğum fotoğrafcısı kimdir?

Doğum Fotoğrafçılığı için, doğuma giden süreçte tüm ailenin yaşadığı serüvenin fotoğraf karelerine aktarılmasını ve ölümsüzleştirilmesini sağlayan son yıllarda tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de oldukça rağbet gören yeni bir fotoğrafçılık dalı denilebilir.Doğum Fotoğrafçısı da tüm bu sürece dahil olan, ailenin yaşadığı bu  mucizevi anları fotoğraflayarak kalıcı hale gelmesini sağlayan, bu konuda eğitim almış  fotoğrafçı  diyebiliriz.

Kimler doğum fotoğrafçısı olabilir?

Doğum fotoğrafçısı olmak için öncelikle Fotoğrafçılık eğitimi almış olmak gerekli ama sadece fotoğrafçılık eğitimi almak yetmiyor tabiki, ayrıca doğum fotoğrafçılığı eğitimi almak da önemli. Doğum fotoğrafçısı olmak dayanıklılık gerektiren bir meslek.  Hem fiziksel hem de ruhsal olarak. Doğum süreci boyunca her daim aileye destek olmak, çoğu zaman annenin en yakınında olup ona moral vermek gece gerçekleşen doğumlarda uykusuz kalmak ama her zaman enerjik olmak gibi güzel ama bazen de zorlayan yanları da var.

Doğum fotoğrafçısı olmak isteyen kişiler hem bu süreçlere uyum sağlayabilmeli hem de profosyonel olarak kendi işini yönetebilmeli. Markasını oluşturup sosyal medyada aktif olmalı her daim  ailelerle iletişimi pozitif  olan ve gerçekten bu işi severek yapabilen biri olmalı.

Fotoğrafçılık bilgisi dışında doğum fotoğrafçılığı eğitiminin kapsamında neler var?

Fotoğrafçılık  eğitimi almış olmak dışında doğum fotoğrafçılığı eğitimi içinde hastanedeki kurallar, ameliyathane de nasıl davranmanız gerektiği gibi konularda da eğitim veriliyor.  Hastanenin hijyen kurallarına uymak ve ameliyathane de nasıl davranmanız gerektiğini bilmek çok önemli.  Teknik bilgiler dışında fotoğrafların photoshop ile işlenmesi, album hazırlamak ve aile ile iletişimden marka yönetiminize kadar bir çok bilgiyi alabileceğiniz bir eğitim.  En önemlisi ise bu eğitim sadece işin küçük bir parçası daha sonrasında sürekli sektörü ve yenilikleri takip etmeniz gerekiyor, eğitim hiç bitmeyen bir süreç çünkü her an yeni gelişmeler olabiliyor ve sizin değişen dünyaya her daim ayak uydurmanız gerekiyor.

Bu mesleğin etik kurallarını düzenleyen bir kuruluş yada meslek odası var mı? Yetkinlik konusunda sertifika veren bir kurum var mı?

Doğum Fotoğrafçılığını sertifikası eğitim aldığınız kurstan edinebiliyorsunuz ama özel olarak kuralları belirleyen bir kuruluş yok. Ameliyathane içi kurallar hastane yönetimi tarafından belirleniyor .

Peki sen nasıl tanıştın fotoğrafçılıkla ve doğum fotoğrafçılığı ile?

Benim fotoğrafa ilgim ortaokul yıllarında başladı diyebiliriz. İlk makinemi aldığım anlardan beri fotoğraf çekiyordum daha sonra bu konuda eğitim almaya karar verdim. Fotoğrafçılık eğitimi aldıktan sonra en yakın arkadaşım doğum yapacağı zaman benim de fotoğraflarını çekip çekemeyeceğimi sordu. İlk deneyimim doğumdan sonra hastane odasında arkadaşımın ve bebeğin fotoğraflarını çekmek üzerine oldu. Bu deneyimi tattığımda benim bu işi yapmam gerektiğini hissettim. Doğum fotoğrafçılığı eğitimi aldım. O  sıralarda yakın arkadaşımın ablası doğum yapacaktı ve yine benim fotoğraflarını çekmemi istediklerini ilettiler ilk normal doğum ve ameliyathane deneyimlerimi de bu sayede yaşamış oldum. Sonrasında ise sayısız doğumda o muciceye ortak olma fırsatını yakaladım.  O anlara tanıklık edebildiğim için de çok mutluyum.

Profesyonel olarak bu işi yapmak için gerçekten sevmek gerekiyor sanırım. Normal doğuma sen de anneyle beraber gidiyorsun, annenin hep yanındasın. Bu konuda sen ne düşünüyorsun?

Kesinlikle sevmek şart. Sevmeden yapılabilecek bir meslek değil ama bir bebeğin doğumuna şahit olup aşkla bu işe bağlanmamak da pek mümkün değil gibi.  Ben doğum sürecinden çok önce aile ile tanışıp görüşmeyi ve onların heyacanına ortak olmayı seviyorum. Hem bu sayede aileyi yakından tanıma imkanım da oluyor. Aile ile tanıştıktan sonra ise her zaman onlara destek olmaya çalışıyorum. Bu anlar bana  inanılmaz keyif veriyor. Doğum gerçekten bir mucize ve ben de o mucizeye tanıklık ederken aile ile mutluluktan ağladığım bile oluyor.

Bu meslekte seni en çok zorlayan şey nedir?

Mesleki olarak zorlanmaktan çok ülkemizde yaygınlaşsa da hala bu mesleğe biraz uzak bakan aile büyükleri çekim yapmamı istemeyebiliyorlar. Onları da bebeğe asla bir zarar gelmeyeceği yönünde ikna etmek gerekebiliyor.

Doktorların ve hastane yönetimlerinin bu ise bakışları nasıl oluyor?

Çoğu hastane son yıllarda sadece belirli fotoğrafçılarla anlaşma ya da kendileri ile çalışan ve başka hastane ile çalışmayan fotoğrafçı seçimine başladı. Bu doğum fotoğrafçıları olarak bizi ve aileyi zor duruma sokan bir durum  yaratıyor. Aile kendi istediği fotoğrafçı ile çalışmak konusunda özgür.  Onların bu en özel anlarında tanımadıkları veya tarzını yakın bulmadıkları fotoğrafçılarla çalışmaya zorlamak yerine seçimlerine saygı duymalarını bekliyoruz.

Doğum çekimlerin bebek açısından bir sakıncası var mı?

Doğum çekimlerinde doğal ışık kullandığı sürece ve hijyen kurallarına uyulduğu sürece bebeğe hiç bir sakınca yok. Benim için öncelik bebeğin ve ailenin sağlığında her zaman. Doktorlar her hangi bir sağlık sorunu olduğunu söylemediği sürece bebeği yormadan genellikle o uyurken ailesi ile fotoğraflarını çekmek ise mutluluk verici.

Doğum fotoğrafçılığının en sevdiğin yanı nedir?

Bu işin en sevdiğim yanı, o heyacanın tam merkezinde olup en yakından tüm sürece eşlik ediyor olmak. Her doğumda aile birlikte heyecanlanıyorum, bebek doğduğu anda ağlayan babaları görünce benim de mutluluktan gözlerim dolabiliyor. İnanılmaz keyifli bir süreç.

Eminim stresli, mutlu, heyecanlı anların yanında komik olaylar da yaşıyorsundur. Hatırladığın komik bir anın var mı?

Yakın zamanda yaşadığım aklıma gelen ilk olay bebeğin baba ile ilk karşılaşma anında bebek henüz giydirilmemişken babanın üzerine çişini yapmasıydı.  Baba ile tüm aile oldukça şaşırmış ve gülmüştü.  Doğum süresince yaşananlar ömür boyu anlatılacak güzel hikayelerden oluşan bir çok anı bırakıyor belleğimizde. 

Benim de tüm bu güzel hikayelerin içinde o anları yaşıyor olmam mesleğimin en güzel yanlarından biri.

Son olarak ne söylemek istersin?

Bu güzel mesleği tanıtabilme imkanı yarattığın için sana  çok teşekkür ediyorum. Ropörtajına katılmak çok keyif vericiydi. Blogunu da büyük bir keyif ile takip ediyorum. Ben de bu sayede bilmediğim bir çok şeyi öğrenme fırsatı yakalamış oluyorum. Takipte kalmaya devam edeceğim.

Yoğun temposunda, bu çok keyifli röportaja zaman ayırdığı için, tatlı dili ve yüksek enerjisi ile sizin enerjinizi de yükselten Şermin İnce’ye çok teşekkür ederim. Şermin İnce hakkında daha detaylı bilgi almak veya portfolyosuna göz atmak isterseniz serminince.com web sitesine buradan erişebilirsiniz.

Sevgiler,

annebebekdostu

babalar ve çocukları

babalar ve çocuklarının hayatlarındaki yerleri

Siz hiç bebeğinin gelişimini ay ay takip eden ve ebeveynleri nelerin beklediğini araştıran bir baba gördünüz mü? Yada kızının 2 yaş sendromu ile başa çıkmak için arkadaşlarından pedagog önerisi alan bir baba gördünüz mü? Peki, çocuğu ve gelişimi ile ilgili blog yazan bir babaya rastladınız mı?

Son yıllarda, bu algının değişmeye başladığını ve babaların durduğu yerin bir parça daha yakınlaştığını düşünüyorum. Gözlemlerimde, eşine ve ailesine gerçek bir saygı duyan, onları çok seven, daha bilinçli, daha ilgili babalar, doğdukları günden itibaren çocuklarının hayatlarına daha fazla dahil olmak için büyük çaba sarf ediyorlar. Bebeğin bezinin değişmesinde, gazının çıkarılmasında çekinmeden iş bölümü yapıyorlar. Parka götürüyorlar, kitap okuyorlar, baş başa vakit geçiriyorlar ve bundan çok büyük bir zevk alıyorlar.

Yazının başındaki sorulara benim vereceğim yanıt “evet” olur.

Anneler ile karşılaştırılınca, babalar ve çocukları ile ilgili daha az yazı, anı, blog ve araştırma olduğunu fark ettim. Ancak henüz sayıca az da olsa ilgili, bilinçli ve bilgili babalar var ve çocuklarının hayatlarında aktif rol olmak için çaba sarf ediyorlar.

Bu noktada annelere, en az babalar kadar iş düşüyor. Anneler, aile içinde babalarla çocuklarının sorumluluklarını paylaşmalı, onlara çocuk bakımında güvenmeyi öğrenmeli ve anne-çocuk ilişkisini aile etkileşimi olarak genişletmek için babalara yer açmalılar.

Ben de kendi imkanlarımın el verdiğince babalara buradan destek vermeyi planlıyorum. “Babalar ve çocukları” adlı bir yazı dizisi ile babalara çocukları ile ilgili duygularını, anılarını, öykülerini paylaşması için yer açıyorum.

Umarım bu öyküler başka babalara ve annelere ilham verir.

Sevgiler…

IMG_4337

 

çocuk gelişimi

BLW: bebeğin kendi kendine beslenmesi

BLW (Baby Lead Weaning) bebek liderliğinde beslenme olarak Türkçe’ye çevrilebilir.

BLW, bebeğin, ek gıdaya geçişten itibaren kendi kendine beslenmesidir.

BLW bebeğinizi doğduğu günden itibaren ailenin diğer bireyleri kadar değerli bir birey olarak kabul etmek, ek gıdaya geçtiği günden itibaren yemek masasında aile yemeklerine katılmasına fırsat vermektir.

Bu beslenme yöntemi, ilk 1 yıl bebeğin temel beslenmesinin anne sütü olduğunu ve ek gıdanın “EK” olduğunu savunur.

bebeğine şans ver!

Kendi kendine beslenen bebeğiniz dilediği kadar yer, elleri ile yiyeceklerin dokusunu keşfeder, içinde birkaç çeşit besin olan püreden farklı olarak yediği gıdanın tadını ve kokusunu alır, kaydeder, ileride damak zevki olarak kullanır :). El göz koordinasyonu gelişir. Taneli, pütürlü gıdaları rahatça yer. Aile ile birlikte yediği öğünlerde sofra adabı öğrenir, ailenin diğer bireyleri ile ilişki kurar, bebeğiniz sofrada kendi yemeği ile ilgilendiği için siz de rahatça kendi yemeğinizi yiyebilirsiniz.

Bebeğiniz de sizinle aynı sofrayı ve aynı yemekleri paylaştığı için ayrıca bebek yemekleri yapmanıza gerek yoktur. Bebeğinizle aynı yemeği paylaşmak sizi daha sağlıklı beslenmeye yönlendirir. Aynı sofrada siz pizza yerken bebeğinize haşlanmış sebzeler ya da çorba vermek pek adil olmaz değil mi? Onun yerine içinde sebzeler olan köfte, salata ve makarna menüsünü paylaşabilirsiniz.

Meriç’in BLW serüvenini de kısaca paylaşmak isterim. Meriç 4 aylıkken biz masada yemek yerden o da bizi yerde ana kucağına oturmuş seyrediyordu. 5. ayda yemeğin sonuna kadar yerde oturamaz olmuştu ben de yemeğin sonlarına doğru onu kucağıma alıyor yemeğimi o şekilde tamamlıyordum.

Meriç 5,5 aylıkken doktorumuz ek gıdaya geçmeye hazır olduğunu söyledi ancak ben yine de 6. ayı beklemek istedim. Bu arada BLW hakkında bilgim vardı ama nedense uygulamayı düşünmemiştim. Patates püresi ile tadım günlerine başladık, yarım çay kaşığı kadar püre vererek tadım yaptırdım, Meriç pek hoşlanmış gibi gelmedi bana. Sonra araya tatil girdi. Tatilde sürekli masadaki yiyeceklere uzanıyordu ben de dayanamadım masadaki meyvelerden verdim. Hepsine bayıldı. Hatta bir gün masadaki limona uzanınca onu da verdim, limonu emmek çok hoşuna gitmişti.

Sonrasında parmak şeklinde haşlanmış kabak, patates, havuç verdim.Önündeki sebzeleri eline alıp doğruca ağzına götürüyor ve emiyordu. Bir hafta kadar sebze ve meyveleri emdikten sonra yiyecekleri ağzında çevirmeye başladı. Bir sonraki hafta onu çiğnerken görmek beni çok heyecanlandırdı.

BLW’nin en zor yanı, bunu çevrenize ve bebeğinizle ilgilenecek kimselere kabul ettirmek oldu. Boğulmaz mı? Doyuyor mu? Üstünü kirletmiyor mu? Evet ilk günlerde daha sık artık çok daha nadir boğazına takılır gibi oluyor, kendisi öğürerek bazen kusarak çıkarıyor. yapmanız gereken tek şey sakin ve soğukkanlı olmak ve her ihtimale karşı ilk yardım öğrenmek. Doyuyor mu? sorusuna gelince bazen iştahla yiyor bazen daha az yiyor. Ben bunu pek dert etmiyorum. Az yediğinde, yemediği sebzenin yerine meyve veya yoğurt vermiyorum. Bir sonraki öğünde yer aç değil diye düşünüyorum. Nasıl biz yetişkinler bazen keyifsiz olduğumuz için bazen sıcaktan daha az yiyorsak oğluma da aynı şansı tanıyorum. Kirletme konusunda gelince açsa çok kirletmeden yiyecekleri doğruca ağzına götürüyor, yemek istemediğinde oynamaya ve yere atmaya başlıyor. Mama sandalyesinin altına bir örtü seriyorum, yemek sonrası mama sandalyesini siliyorum hepsi 5dk.

Cepli silikon veya kumaş mama önlükleri çok faydalı.

Yemekten sonra doğru banyoya gidiyoruz, ellerini ve ağzını yıkıyoruz. Sonra onu banyo tezgahına oturtuyoruz dişlerini fırçalıyoruz. Fırçasını eline veriyorum Meriç dişlerini fırçalamaktan çok hoşlanıyor.

O’nu yemek yerken izlemek, her gün geliştiğini gözlemlemek, birlikte aynı sofrayı paylaşmak, iletişim kurmak, yediğinden keyif aldığını görmek beni çok mutlu ediyor.

Peki sizin bebeğiniz nasıl besleniyor?

FullSizeRender (2)IMG_4977IMG_4566

Fırsat verirseniz minicik bebeğinizin neler yapabildiğini görecek ve çok şaşıracaksınız.

Biraz sabır, biraz cesaret…..

Sevgiler,

 

NOT: BLW yöntemine ne zaman başlamalıyım? Hangi besinlerle başlamalıyım? Yiyecekleri bebeğime uygun hale nasıl getirebilirim? Boğulma riski nedir? sorularının detaylı cevapları için Gill Rapley ve Tracey Murkett yazdığı “O tabak bitecek mi? ” kitabını okumanızı tavsiye ederim. Kitabı okuyacak zamanı olmayan anneler için kitap özetini de en yakın zamanda annebebekdostu kitaplıkta paylaşacağım 🙂

 

 

çalışan annenin yemek kitabı

AnneBebekDostu grissini

Geçen hafta Yelda’nın ev sahipliğindeki, bebekler ve anneleri buluşmasında, 12 ay altı 6 tane meraklı tavşan, ellerindeki grissinilerini iştahla yiyordu. Manzara görmeye değerdi. Hal böyle olunca tarif de denemeye değerdi.

FullSizeRender (2)

Malzemeler de, yapılışı da oldukça basit, sonuç ise harika. Yummy 🙂

Malzemeler:

2 su bardağı un (ben organik kara buğday unu kullandım)

3 çorba kaşığı keçiboynuzu unu

10gr kuru maya

tuz (bebek dostu olması için tuz koymadım)

1/2 çay bardağı zeytinyağı

aldığı kadar su

Bütün malzemeyi karıştırarak yumuşak ve elastik bir hamur elde ediyoruz. 1 saat kadar kabarması için bekletiyoruz.2 katı kadar kabarınca tekrar iyice yoğurup küçük toplar yapıyoruz. Daha sonra topları avucumuzla çubuklar haline getirip, yağlı kağıt serilmiş tepsiye diziyoruz. Üzerine zeytinyağı sürüp 20dk bekledikten sonra 170 dereceye ısıtılmış fırında kıtırlaşıncaya kadar pişiriyoruz.

Kara buğday, aroma olarak güçlü olduğundan, grissininin tadında keçiboynuzundan çok karabuğday baskın oldu. Meriç yine de çok sevdi. Siz dilerseniz siyez buğday unu da kullanabilirsiniz.

Elimden geldiğince, Meriç’e buğday ve tahıl ürünleri vermemeye niyetliyim. Bu yüzden ekmek yerine alternatifler düşünüyorum. Grissini de bunlardan biri.

Afiyet olsun….

 

Teşekkürler Yelda…

anne bebek dostu

yeni trend, eski dost: organik

unnamed

Her mahallede bakkalların alışverişin merkezi olduğu zamanlarda, çocuklar özgürce dışarıda oynardı, evin haftalık mutfak alışverişi semt pazarlarından yapılır, pazar arabaları ağzına kadar dolu sebze ve meyve taşırdı evlere. Elmalar şekilsizdi, kurt çıkabilirdi, karpuz çekirdekleri çok sert olurdu. Köylü/çiftçi yetiştirdiğini semt pazarlarında kendisi uygun fiyatlı satardı, sebzeler taptaze, meyveler mis kokuluydu.

Sonra marketler geldi, marketlere pırıl pırıl, düzgün elmalar geldi, kurt da yoktu. Önce biraz pahalıydılar ama hemen ucuzladılar. Sebzeler, meyveler, deterjanlar ve her şey marketten alınabiliyordu. Semt pazarını beklemeye  zaten zaman yoktu. Meyvelerin kokuları unutuldu.

Henüz birkaç on yıl geçmemişti ki kurtlu elma kıymete bindi, adı da organik elma oldu, fiyatı ise taneyle alınacak kadar fazlaydı.

Yıl 2016. Son bir kaç yıldır insanoğlu, yıllardır doğaya ıstırap çektirdiğini fark etti. Doğa’ya dönüş, doğal’a dönüş başladı. Kurtlu elma, düzgün elma, kurtlu elma; bu döngüde aslında her şey tamamen “duygusal (parasal)” dı. Yine de doğaya saygı boynumuzun borcuydu.

Her şeyin en iyisini bilen anneler, çocukları için yeni trend, eski dost organik’e yöneldi.

Neydi bu 2016 model “organik” ? TDK : Kökeni bitkisel ve hayvansal olan. Yani, haydi tekrar doğaya dönüyoruz.

Organik gıda, en basit ve yüzeysel anlamıyla, kimyasal/suni ilaçlamaya ve kimyasal/suni gübreye maruz kalmamış gıda olarak tanımlanabilir.

Organik, gıda dışında da sektör oldukça büyük. Ham maddesi organik bitkiler olan kozmetikler, deterjanlar, sabunlar ve şampuanlar oldukça yaygın.

Neden organik sorusunun cevabı ise basit. Bizler doğaya saygı duymazsak, domatesi serada, tavuğu fabrikalarda, balığı  antibiyotikli havuzlarda yetiştirip yersek, vücudumuzda biriken kimyasallar tarafından yavaş yavaş zehirlenir ve belki de bugüne kadar görülmemiş hastalıklara maruz kalabiliriz.

Doğayla barışık gelecek ve sağlıklı yarınlar, duyarlı, sağlığa ve doğala önem veren anneler ile gelecek.

Sağlıklı yarınlar…..

 

NOT: Bebeğim için hangi organik temizlik ürünlerini kullanmalıyım sorusunun cevabını “organik temizlik” yazımda bulabilirsiniz.

anne bebek dostu

organik temizlik

Çocukları için her şeyin en iyisini, en temizini, en doğalını isteyen biz anneler, iş temizliğe geldi mi daha bir titiz oluyoruz sanki.

Ben de ortalama bir Türk annesi kadar titizim diyebilirim.Benim hassas noktam, deterjan kalıntıları. Duş teknesinde, mutfak ve banyo tezgahlarında ve yerlerde kullanılan deterjanların kalıntılarına dokunuyor olmak ve kimyasal kokularını soluyor olmak beni hep endişelendirmiştir.

Tertemiz olmak için kullandığımız kimyasal temizleyiciler, ne kadar yıkarsak yıkayalım bulaşıklarımızdan, çamaşırlarımızdan arınmıyor. Ayrıca sularımızda, toprağımızda birikerek doğamızı yok ediyorlar.

Peki kim bu kötü kimyasallar?

Fosfat: Özellikle denizleri kirletir. Yosun oluşturarak, denizlerdeki oksijeni azaltır. Balık türlerinin yok olmasına sebep olur. Türkiye’de deterjanlarda fosfat kullanımı %15-%30 civarındadır. Avrupa’da %1-5!
Formaldehit: Ürünlerin raf ömrünü uzatmak için çok yaygın olarak kullanılır. Ucuz ama kanserojen bir ham maddedir. Akciğerde ve solunum yollarında tahribat yapar.
Fenol: Taş kömüründen ve petrol türevlerinden elde edilir. Yakıcı ve zehirlidir. Dezenfektan ürünlerde kullanılır. Deriyle temasında şişme, yanma, soyulma ve kurdeşene sebep olur. Mobilya cilalarının çoğunda bulunur.
Perkloretilen : Genelde kuru temizlemede yağ giderici olarak kullanılır. Halı yıkama şampuanlarında sıkça kullanılır. Dermatolojik problemlere, karaciğer ve böbrek tahribatına, sinir sistemi bozukluğuna sebep olur.
Nitrobenzen: Ucuz sabun ve parfümlerde çözücü olarak kullanılır. Son derece zararlı, zehirli ve kanserojen bir maddedir.
Amonyak: Özellikle fırın temizleyicilerde kullanılır. Kanserojendir.
Kresol: Dezenfektanlarda kullanılır. Deri ve solunum sisteminin iç zarları tarafından kolayca emilen zararlı bir kimyasaldır.
Tuz: Temizleme etkisi ve aktif maddesi az olan deterjanlarda bol miktarda bulunur. Ürünleri kıvamlı bir hale getirmek için kullanılır. Cildi kurutur, çatlatır ve kaşıntılara sebep olur.
EDTA (Etilen di amin tetra asetik asit): Suyu yumuşatmak için kullanılan kanserojen bir maddedir. Sıcaklık artışıyla amonyak açığa çıkarabilir.

Paraben : İlaç ve kozmetik sektöründe kullanılan koruyucu bir kimyasal maddedir.Şampuan, saç kremi, nemlendirici krem, tonik, deodorant, parfüm, tıraş jeli, bronzlaşma kremi, makyaj malzemeleri, güneş koruyucusu ve diş macununda bulunur. Parabenlerle kanser arasında nedensel ilişki kurulmamış olmasına rağmen meme kanserine yakalananların tümörlerinde doku başına 20 nanogram paraben tespit edilmiştir.

ve Klor

İşte bunlar, piyasada bulunan pek çok deterjan, temizlik ve hatta kozmetik ürünün içeriğinde bulunan ve uzak durmamız gereken, etiketlerde içerikte bulunmadığına dair ibareler aramamız gereken maddeler.

Peki alternatifi ne derseniz? Alternatifin sırrı doğa’ya ve doğal’a dönmekte. Arap sabunu var mesela. Zeytinyağı sabunları var. Sirke ve karbonat var. Ben duş jeli yerine zeytin yağı sabunu, çamaşır yumuşatıcısı yerine sirke kullanıyorum. Çamaşır deterjanı ve yüzey temizleyiciler için ise artık onlarca marka organik temizlik ürünü üretiyor. 

Organik veya doğal olduğunu söyleyen bir çok marka arasında sizin de benim gibi kafanız mı karıştı?

Bu konuda yaptığım küçük araştırma umarım size bir fikir verir;

Sodasan: Alman menşeili bir marka. Ecocert, Eco Garantie, Vegan sertifikaları var. Ürün yelpazesi oldukça geniş. Konsantre, tüm yüzeyler için uygun olan temizlik sıvısını aldım. Yer temizliği için 10lt suya 3ml kullanmak yeterliymiş.

Friendly organic : Amerikan menşeili bir marka. Amerikalılar sertifikalandırmada öncü olduğundan markanın sertifikası bol; USDA certified biobased products, Safer Choice, Eco Control, USDA Organic, ICEA, Vegan. Birçok ürün ABD üretimi olmakla birlikte Bebek şampuanının üretim yerinin İtalya olduğunu farkettim. USDA organik içerik yüzdesini de gösteren bir sertifika olduğundan markanın farklı ürünleri için farklı yüzdeler görebilirsiniz. Bebekler için çamaşır sıvısını denemiş, memnun kalmıştım. Kokusuz olması benim için ayrıca cezbedici.

Turmepa:  Turmepa kuruluş itibari ile ticari bir üretici olmadığı için size biraz bahsetmek isterim. DenizTemiz Derneği/ TURMEPA, ülkemiz kıyı ve denizlerinin korunmasını ulusal bir öncelik haline getirmek ve gelecek nesillere temiz denizlerin kucakladığı yaşanabilir bir Türkiye bırakmak amacıyla, 8 Nisan 1994 yılında Rahmi M. Koç’un kurucu başkanlığında, Deniz Ticaret Odası ve bir avuç deniz sevdalısıyla birlikte başlatılmış bir sivil toplum hareketidir. Doğal ham maddelerden elde edilen, suda biyolojik çözünürlüğü olan, doğada biyolojik birikme yapmayan, ayarlı köpüğü sayesinde kolay durulama sağlayarak su tasarrufuna imkan veren ve ambalajları geri dönüşümlü ürünler sunuyor.Ürünlerin satışından elde edilen gelir, deniz kirliliği ile mücadele amaçlı projelerde kullanılmaktadır. Doğaya duyarlı, yerli bir ürün olması sebebiyle ayrıca gönlümü kazanmış bir markadır. Araştırmalarımda herhangi bir sertifikasyona ulaşamadım. Ürün fiyatları diğer markalarla karşılaştırdığımda oldukça ulaşılabilir. Sıvı çamaşır deterjanını kullandım kalitesini tatmin edici buldum, bulaşık makinası jelini de aldım ancak kullanma fırsatım henüz olmadı.

Ecos3: Ürünlerini, bitkisel bazlı, yumuşak ve yüksek performanslı ham maddelerden ürettiğini beyan ediyor.Ürünleri, biyo-çözünür formülleri sayesinde, doğada %90-95 oranında parçalanırlar ve suda ve toprakta zehirli atık oluşturmazlar. Ecos3 markası da yerli bir marka ve fiyatları oldukça makul. Vegan sertifikaları var. Mutfak için yağ çözücü spreyini denemiş memnun kalmıştım, kokusuz çamaşır suyu da arkadaşımın favorisi.

Sonett: Ürünler enzimler, petrokimyasal tensidler (yüzey aktif maddeler), kokular, boyar maddeler, sentetik koruyucular, ağartma aktifleştiricileri, gen teknolojisi ve nanoteknoloji ile elde edilen maddeleri içermezler. Eco Control, Eco Garantie, Vegan sertifikaları var. Sonett 1977’den beri organik üretim yapan bir Alman markası. Tüm yüzeyler ve camlar için olan spreyini, mama sandalyesini temizlemek için kullanıyorum, memnunum. Bu ürünü ayrıca odanızın kokusunu tazelemek için de kullanabiliyorsunuz.

Frosch : 1986 yılında, Almanya’daki çevre konularına farkındalığın yükselişte olduğu yıllarda kurulmuş bir Alman firmasıdır. 2011 yılında 10. kez Almanya’da en güvenilir marka seçilmiştir. EU Ecolabel çevre dostu ürünler sertifikası dışında yenilenebilir enerji ve geri dönüşüm konularındaki diğer sertifikalarının detaylarına buradan erişebilirsiniz. Sirke özlü çok amaçlı temizleyici favorilerimden. Banyo vitrifiye ve bataryaları pırıl pırıl oluyor, tortu da bırakmıyor.

Mom’s Green: Marka, Y.Çevre Mühendisi Işık Kırgız tarafından 2013 yılında hayata geçmiştir. Mom’s Green ürünleri, parfüm, boya, SLS, paraben, fosfat, klor, amonyak gibi kimyasallar içermiyor. Eco Garantie ve Vegan sertifikaları var. Çamaşır deterjanını kullanıyorum.

Aslında daha pek çok farklı marka organik temizlik ürününü piyasada bulmak mümkün. Yukarıda denediğim ve memnun kaldığım ürünlerden örnekler verdim. Piyasada ürünlerini organik olarak adlandırmayan ancak paraben, SLS ve SLES içermeyen bebek hijyen ürünleri  sağlayan markalar da var. Unibaby , Nuk, Benim (Vegan sertifikası var) bu markalardan birkaçı.

Bu ürünlerin birçoğunu, her markette görmediğiniz için zor bulunduklarını veya erişilemez fiyatlarda olduklarını düşünmeyin. Eğer alışverişlerinizde dikkatle bakarsanız, bebek ürünleri satan mağazalarda, büyük marketlerde ve organik ürünler satan yerlerde kolayca bulunabildiklerini fark edeceksiniz.

 

 

NOT: Kötü kimyasallar hakkındaki bilgilerin derlenmesinde Ecos3.com adresindeki bilgilerden yararlandım.

 

 

 

 

 

annebebekdostu tatil, çalışan annenin el kitabı

çocuk oto koltuğu seçimi

Çocuklarımızın güvenliği için otomobil ile seyahatlerde mutlaka çocuk koltuğu kullanılmalıdır. Çocuk koltuğunun kullanım amacı olası bir kaza anında çocuğun savrulmasını engelleyerek oluşabilecek yaralanmaları önlemektir. 

Çocuk koltukları, yenidoğan döneminden itibaren 12 yaşına kadar kullanılıyor. Daha doğrusu 150 cm’den kısa ve 36 kg’dan az kiloya sahip çocuklar otomobillerin arka koltuğunda özel araç koltuğuyla seyahat etmek zorunda.

Çocuğunuzun boyuna ve kilosuna uygun bir ekipman seçmek önemli.

Çocukların kilolarına göre koltuk için uzman önerileri:

0-9 aylık (0-8 kg) bebekler için yapılmış olan ana kucağı modeli tercih ediliyor. Arka koltuğa, bebeğin yüzü arka cama bakacak şekilde yerleştiriliyor.

4 yaşına kadar (9-18 kg) hareketli çocuk güvenlik koltukları kullanılmalı. Bunlar arka koltuğa öne bakacak şekilde monte edilebilir. Çocuk mümkün olduğu kadar uzun süre,  oto koltuğunda yüzü arkaya bakacak şekilde seyahat etmeli.

4-10 yaş arasında (15-36 kg arası) çocuk, boy ve kilo olarak hareketli koltukları kullanamayacaktır ve henüz emniyet kemeri de kullanmaya hazır olmadığından yükseltici çocuk güvenlikli oto koltukları kullanılmalı.

Emniyet kemeri 10 yaşından sonra takılmalı.

IMG_5138.png

Bebeğiniz 9 kilo olana kadar kullanılacak ana kucağı tipi oto koltukları aynı zamanda bebek arabasında da kullanıldığından, bebek arabanızın markası ile aynı veya uyumlu olması önemli. Ana kucağı aracın arka koltuğuna ve arka cama bakacak şekilde monte ediliyor. Meriç, bu şekilde oturmaktan hiç hoşlanmıyor ve çok kısa yolculuklarda bile çok huzursuz oluyor. 9 kiloya ulaşmayı sabırsızlıkla bekliyor, bu yüzden ne bulsa ağzına götürüyor 🙂 (arabada seyahatten pek hoşlanmayan canım oğlum için uyguladığım yöntemlerden biri de sürekli arabada tuttuğum bir oyuncak, yalnızca arabada oynadığı için biraz özlemiş de oluyor.)

9-18kg için uygun olan koltuklar 4 yaşına kadar kullanılabiliyor. Bazı markalarda 9-25kg arası kullanıma uygun seçenekler de var.

Oğlum için yaptığım araştırmalarda 9-18 kg’dan itibaren oto koltuğu üreten markalardan Alman Britax-Römer ve İskandinav  BeSafe güvenlik ve kullanım kolaylığı açısından ön plana çıkıyor. Ancak esas olan bir çocuk oto koltuğuna sahip olmanız. Bu markalar aklınıza yatmıyor, zevkinize uymuyor veya bütçenizi aşıyorsa Maxi Cosi, Bebe Confort, Koala, Cybex, Concord, Chicco, Tripper (bu markanın yalnızca 0-13kg rastladım) gibi bir çok marka oto koltuğu üretiyor.

güvenli seyahatler….

IMG_4051


çocuk gelişimi

emzirmek ya da nasıl emzirmek?

Çalışan bir anne adayı olarak, hamilelik sürecimde elimden geldiğince “doğum”‘a ve çocuklu hayata hazırlanmaya çalıştım. Bu arada, aradaki lohusa ve emzirme periyotlarını  atlamışım. Kimse de bana ilk günlerde emzirmenin ne kadar zor olabileceğini söylemedi ya da ben bu konuyla çok ilgilenmedim. Zaten ne kadar zor olabilirdi ki…

Hastanede ebe hemşireler emzirme pozisyonlarını gösterdiler, hastaneden çıktıktan sonra da her zaman telefonla veya yüz yüze hastanemden destek alabildim. Ancak bebeğimle baş başa kalınca işler o kadar kolay olmadı.

İlk 40 gün çok ama çok zor, sonraki 1 ay da zor geçti. Bu süreçte tebrikler, telefonlar.. Herkes anneliğin ne mükemmel, ne kutsal birşey olduğunu, emzirmenin ne kadar haz veren bir duygu olduğunu anlatıp durdu ama ben anneliğe odaklanamıyordum ki tek düşündüğüm oğlum kaç dakika emdi? kaç dakika aktif emdi? ön süt mü emdi? son süt mü emdi? ağlıyor demek ki doymadı,  gündüz neden uyumuyor aç mı? sütüm yetmiyor mu? gece çok uyuyor 2 saatte bir uyandırıp emzirmeliyim, son 10 günde kaç gram aldı? kafamda kocaman bir EMZİRME balonu ile geçti ilk günler. Göğüs ucu yaralarından, ağlayarak emzirdiğim günlerden, yeterince emilmediği için tıkanan süt kanallarının verdiği acıdan burada bahsetmiyorum.

O günlerde emzirmenin neresi zevkli? ancak bebeğimi beslemek için katlanılması gereken bir süreç olarak düşündüğümü hatırlıyorum.

Keşke demeyi hiç sevmem, geçmişten aldığım ne varsa geleceğe katmayı tercih ederim, ama o süreçte bu periyodu birileri bana anlatsaydı en azından hazırlıklı olurdum dediğim doğrudur.

Sonra anladım ki emzirirken saate bakmanın, ön süt mü emdi son süt mü emdi diye endişelenmenin ne bir yararı var ne de anlamı. Zamanla oğlum emmeyi, ben emzirmeyi öğrendim. Bunun kimsenin size öğretemeyeceği bir süreç olduğunu anladım. Bu, bebeğinize ve size özel bir süreç ve birlikte öğreniyorsunuz.

Şuan “emzirmek” hakkında ne mi düşünüyorum? hayatımın en keyifli dakikaları oğlumu emzirdiğim, göz göze geçirdiğimiz emzirme anları. O an yalnızca ikimiz oluyoruz yeryüzünde ve gökyüzünde. Bu mutluluk hiç bitmesin istiyorum. 

yetersiz_sut

(Fotoğraf La Leche League Türkiye web sayfasından alınmıştır.)

Lohusa sürecinde güvendiğiniz ve size destek olacak, sizi motive edecek, keyiflendirecek insanları çevrenizde bulundurmak önemli. Özellikle güvenebileceğiniz, size emzirme konusunda destek ve cesaret verecek bir çocuk doktoru seçmenizde büyük yarar var.

Bana bu süreçte destek ve cesaret veren aileme, arkadaşlarıma, sosyal medya kanallarından facebook emziren anneler grubuna, emzirme konusunda teknik anlamda doyurarak kafamı rahatlatan la leche league Türkiye’ye teşekkür ederim.

 

NOT: Tıkanan süt kanalları ile ilgili biri hastanede sonuçlanan birçok maceramın ardından size verebileceğim tek tavsiye; bu acı veren durumda kendinize güvenin, bebeğinize güvenin, emzirin, emzirin, emzirin…. (ılık duş, masaj, sıcak kompres, makina ile sağma bir yere kadar yardımcı oluyor)

 

 

 

 

kitaplık

Ina May’in doğuma hazırlık rehberi

Kitabın yazarı olan Ina May Gaskin, dünyaca tanınmış bir ebe. Kocası Stephen ve 250 genç insanla birlikte Tennessee’de kurduğu The Farm topluluğu ile dünyanın dikkatini doğal doğuma çekmeyi başarmıştır.

Ülkemizde en yaygın doğum yöntemi ne yazık ki hala sezaryen olsa da son yıllarda doğum sürecinde uyanık kalmak ve o anı yaşamak isteyen anneler sayesinde normal doğum yeniden tercih edilmeye başladı.

Kitapta anlatılan doğal doğumun, normal doğumdan farkı, hastane yerine ev ortamının doğal koşullarında gerçekleştirilmesi, eşlerin de doğuma aktif olarak katılmasıdır.

Ina May, kitapta  onlarca doğal doğum hikayesine yer veriyor ve doğal doğumun anne ve bebek için faydalarına dikkat çekiyor. Ina May, kitabın asıl amacını kadın bedeninin hamilelik sürecindeki ve doğumdaki gerçek kapasitesini öğrenme yolunda bir davet olarak ifade ediyor.

Kitabı, hamileliğimin son günlerinde okudum. Dürüst olmak gerekirse başlangıçta, bazı hikayeleri yaklaşan doğumun heyecanından olsa gerek ürkütücü buldum. Ancak sayfalar ilerledikçe o çok duygusal hikayeler içimi ısıttı, gözlerim dolarak okudum.

Hamileyseniz, normal veya doğal doğum düşünüyorsanız ya da yalnızca doğum ile ilgili bilgilenmek istiyorsanız bu kitabı kütüphanenize katmanızı tavsiye ederim.

5993373d-81e2-489d-b174-cd6731ec61ce